|
Yığınlarla bağırış,
çağırış, yakarış içinde gerçek küçük bir cam parçası gibi durur.
Kimsenin bir şey
bilmediği gerçeği.
Peki ya cam
parçasının üstündeki kan damlası?
Sen
mi Zen mi (?)
Bilmediğimizi
düşündüğümüz aslında nedir? Cevap tektir; hayatımızın sonunda başımıza
gelecekler.. Bu geçişten sonra varlığımızdan geriye kalan bizi hatırlar
mı? Kendinden ne olarak bahseder?
Bu bilinmeyene
alabildiğine hızla mı ulaşırız? Derin bir tefekküre dalıp, zihnimizin
ulaşabileceğimiz en ufak ayrıntılarına bile dalarak mı ulaşırız? Yoksa
daha hızlı koşarak veya daha derin uyuyarak mı?
Bazılarının gözleri
hep karşı kıyıdadır. On yıllık veya yüz yıllık süre, sonsuzla
karşılaştırıldığında bir hiçtir. Peki sonsuzluğun renkleri bu yüz yıllık
sürede mi belirlenir?
Canlı varlıkları
güdüleyen, gerçekten sadece hayatta kalmak ve üremek midir? Biz de daha
büyük bir organizmanın başı belada olsa, hücreler gibi düşünmeden
kendimizi yok eder miydik? Örneğin ozon tabakasını delerek dünyanın veya
galaksimizin geleceğini tehlikeye attığımız için sonun tahmin
etmediğimiz kadar yakın olduğunu bilsek, gezegeni veya evreni kurtarmak
pahasına kendimizi feda eder miydik?
Halbuki bazen ilk ve
son olduğundan başka bir şey bilmediğimiz hayatımızı neler uğruna feda
ederiz. Daha doğmamış bir bebeğin hayali, asla görülmemiş bir şehir, ya
da kendi mutluluğunun formülünü bile çözmemiş birinin istek ya da
beklentileri. Bizden bugünümüzü, gençliğimizi ya da enerjimizi alıp
götürüverir. Bir hayal ne kadar parlak kurulursa ve ne kadar çaba
gösterilirse onun için; gelen zamanı da kendi fedakarlığı ile
değerlendirir.
Ölümden sonrası
hakkında bir beklenti, bir dilek, umut ya da teselli olabilir. Görünen
gerçek ise bedenin elementlerden birine karışması, bilincin ise yok
olması ya da başıboş dağılmasıdır. Yok olmak deyip geçmemek lazım. Bu
yok olma korkusu ile insan, gördüğü her şeye saldırır, her şeyde bir iz
bırakmaya çalışır. Bilinç veya bilinçaltı düzeyde her şey bu korku
tarafından yönlendirilir ve onun rehberliğinde tasarlanır. İnsan,
sevdiklerini kaybetmek, bir eşyasını veya eserini yitirmek, kurduğu bir
ilişkiyi ya da dostluğu zedelemek gibi nedenlerle korku duyar, bu
korkusunu itiraf eder fakat onun için her şeyin sonu anlamına gelen ölüm
konusunda pervasız kalır. Yapabileceği hiçbir şey olmadığına binlerce
yıl önce genleri emin olmuş, ve bu olayın daha da üstüne gitmemeye karar
vermiş gibidir.
‘Hayatın bir gün
hatırlanmayan bir zamanda tasarlanamaz bir şekilde cansız maddeden
çıktığı doğru ise, varsayımımıza göre hayatı yok etmeye ve inorganik
hali tekrar kurmaya eğilim gösteren bir içgüdünün yaratılması da
böyledir. Hayatın bütün yürüyüşlerinde kendini gösteren bir ölüm dürtüsü
kendi kendini yıkmanın da anlatımıdır. Onlardan daha büyük birlikler
kurmak için daima daha çok canlı maddeler toplamaya eğilim gösteren
erotik güdüler ve bu eğilime karşı koyan ve canlı maddeyi tekrar
inorganik hale getiren ölüm dürtüleri. Ve onların yarışmasından ve
çatışmasından doğan hayatın olayları..’
Ölüm sonrasını
bilmeyiz. Fakat yaşadığımız her zaman diliminden bir şeyler çıkarıp,
öğrenerek ve yeni öğrendiklerimizle eski benliğimizi değiştirerek,
ödevimizi yaptığımıza inanırız ve bizi izleyen her neyse ondan taktir
bekleriz ki, bizi boşluğa terk etmesin. Bir varlık kıpırtısı, bir
paylaşım, bir teselli versin..
Felsefe, soruların
ilkine ve sonuna meraklıdır. Her filozof ağırlığı altında ezildiği, veya
peşine takılıp büyüsüne kapıldığı etken ile kendini bularak, insanlara
oluş hakkında fikir ve esin verir. Ölümün ve yok olma korkusunun
geçilmez duvarına toslayan kafa, acısıyla teselli bulur. Bu acı, bir
gerçekliğe delalettir ve bunun üzerine gerçek ve sürekli olan
araştırılmaya başlar. Heidegger, kurduğu düşünce sisteminde, sokaktaki
adamın ölümünün kesinliğinden hareket ederek, kendi ölümüne, kendi
ben’inin sonluluğuna ve bunun kesin bir olgu olmasına dayanır. Ancak bu
tecrübe de kendisinin değil bir başkasınındır.
Çağdaş felsefe; eski
çağ filozoflarının aksine (Thales suyu , Anaksimanes havayı, Harakleitos
(475 MÖ) ateşi ve Eksenofones toprağı, Eflatun (347 MÖ) ideleri, Aristo
madde ve cevheri başlangıç noktası alır) İbn Sina’dan başlayarak (1037
MS) insanın ben’inden yola çıkar ve onu esas alır.
Varlığın Fenomonolojisi
İbn Sina’ya göre
yokluk varlığın zıttı olamaz çünkü eğer öyle olsaydı, ikisi
birleştiğinde bir bütünü oluşturmaları gerekirdi. İbn Sina A’dan Z’ye
maddeler halinde insanın varlığını ispatlama yolunu açıklar.
A)‘Kendine
dön ve düşün’. Doğru bir anlayışla bir şeyi anlayacak şekilde sıhhatli,
dahası diğer durumlarda bulunduğun zaman, kendini bilmez, zatının
varlığından gafil olur musun? Bana göre bu uyanık olanın durumudur.
B)
Uyuyan uykuda iken, sarhoş sarhoşluk anında, eğer zatını zihninde
kavrayamazsa kendini doğrudan doğruya bilemez.
C)
Kendinin ilk anda sağlam, akıllı ve sıhhatli bir şekilde yaratıldığını
tahmin etsen ve böyle bir durumda ve şekilde, kendi parçalarını
görmediği ve uzuvlarının birbirine değmeyip birbirinden ayrı olarak
berrak havada bir an asılı olduklarını farz ettiği taktirde, insanın
kendi varlığı ve inniyetinden başka hepsinden gafil olduğunu (yani
hiçbirini algılamadığını) görürsün.
D)
O halde, önce şu, sonra bu durumda kendini ve zatını ne ile duyuyorsun?
Senin zatını duyan kimdir?
……………
İ)
Kendine bir bak. Senden duyulanın ne olduğunu o, gözünün senin cildinden
algıladığı şey midir, biliyor musun?
J)
Hayır, değil. Cildinden (bedeninden) ayrılsan ve o değişmiş olsa bile
‘sen’ yine sensin.
…………………………………………………………
Dinler, öbür dünyanın
rehberliğinde yaşamımıza bir şekil, düzen ve çizgi vermeye çalışır.
Akıl, öbür dünya olmasa da kendimiz için de bir düzen
oluşturabileceğimizi söyler.
Freud’un anlatımı ile
dinler insanları evrenin başlangıcı ve kuruluşu üzerine aydınlatır,
onlara öbür dünyanın mutluluğunu sağlar ve tüm otoritesiyle onların
yargı ve eylemlerini düzenler. Bilim bazı tehlikeleri önlemeyi
başarabilir ancak insanın acısını hafifletemez ve insanlara boyun eğmeyi
öğütlemek zorunda kalır.’
Meditasyon
ise bize sadece zihinden ibaret olmadığımızı anlatır.
Bilincimizi muhafaza
etme, iletme ya da nakletme şansımız varsa, bizim için umut vardır.
Ya da bilinçten
sızmaya çalışırız.
Kafesimizi kıramazsak
hiçbir zaman için bir sonsuzluk yaratamayız.
Zen Budizmi
için, serbest bırakmak amaca ulaşmanın
yoludur. 1200 senesinde doğan Dogen ‘Aydınlanma ve Uygulama aynı şeydir’
der. Yaz, kış, yağmur ve kar; bilincin farklı seviyeleriyle uygulamayı
buluşturur. Uygulama devamlı ve sürekli olmalıdır ki, katmanlar birbiri
ardına aralansın ve gerçeğin saf dokusu algımıza ulaşsın.
Dogen, Soto Zen’i
Hindistan’dan Japonya’ya taşıyan kişidir. Dogen de kendi hocasından
bedeni ve zihni unutana kadar yoğunlaşmaya devam etmeyi öğrenmiştir. 14.
yüzyılda yaşayan Zen ustası Ikkyu, sekiz yıllık öğrencisi ‘en uç
noktadaki anlayışın sırrı nedir’, diye sorduğunda ‘Yoğunlaşmak’ diye
yanıtlar. Cevaptan tatmin olmayan öğrenci tekrar sorduğunda
‘Yoğunlaşmak. Yoğunlaşmak’ diyerek yineler. Öğrenci, bunda derin bir
anlam göremediğini söylediğinde; ‘Yoğunlaşmak. Yoğunlaşmak. Yoğunlaşmak’
der Ikkyu. Ve öğrenci peki ‘yoğunlaşmak nedir’ diye sorar. Ve Ikkyu
kibarca cevaplar; ‘Yoğunlaşmak yoğunlaşmaktır.’
Temel fikir, uyanık
ve yoğunlaşmış durumda kalmak, tamamen o anda olabilmek, başka hiçbir
şeye dikkat göstermemek ve her şeye yorumsuz kalabilmektir. Duyu
organlarımızın ve beynimizin her şeye dikkat gösterip, ölçüp biçen
tavrından çıkarak saf farkındalık durumunu ararız. Düşünceler ve sesler
yükseldiğinde başa dönerek ‘an’a yerleşiriz. Anlamak bir an sürer ve
zihin devreye girdiğinde yeni sorular ve sorunlar ortaya çıkar. ‘Bırak
gitsin’ der zen ustası. Onu kötü veya iyi diye yargılama. Eğer
düşünceler kendi haline bırakılırsa, kendi yollarında giderler. Ve
farkındalık ile birlikte, sen ve diğerleri arasındaki fark süzülür.
İkilemden kurtulursun.
‘Acaba hepimizin ben
dediği aynı şey olabilir mi?’
Eğer öyleyse,
hepimizin uzun zaman önce aynı denizden aldığımız bir kap su; koşmalar,
düşmeler, itişmeler sırasında çalkalanıp eksilmiştir.
‘Arzunun önünü
kesemiyorsan, arzuyu bitir’ der Buda. Budistlerin amacı, her harekette
uyanık kalmak, hayatın her devresinde farkındalıktır, uykudayken bile.
Her an her şeye açık ol ve geçmişinde ya da geleceğinde kaybolma.
Normal yaşamda
düşüncelere ve planlara kendimizi kaptırırız ve algımız otomatikleşerek
söner. ‘An’da olabilme bilgisi ve bedenin doğasına sızmak algılarımızı
tekrar açar ve gerçeklik hissimizi yüceltir. Varlık alanlarımızı
çeşitlendirip, derinleştirdikçe bilgimiz ve duyularımız daha geniş
katmanlara açılır.
Konsantrasyonun en
temel noktası nefestir. Değişik tekniklerle nefes çeşitlenir; soluma
oranı, derinliği, göğüs ve karın öncelikli oluşu gibi farklı nefes
deneyimleriyle farkındalık üzerinde güç kazanılır. Nefes bedenle
birleşir; içimizdeki suyu hareketlendirir ve ateşi yakar. Nefes bizi dik
ve hayatta tutar.
Geleneksel Meditasyon
oturuşları, tam ve yarım lotus pozisyonudur, amacı durağan ve rahat bir
pozisyonda sırtı dik tutarak, sinir sistemini nötürlemek ve uzun saatler
bedeni rahatlatabilmektir. Uzun meditasyonlarda ufak yürüyüşler veya
koşu da mümkündür. Aslında meditasyon her pozisyonda yapılır ve hedef,
meditasyonu hayatın tüm aktivitelerine yaymaktır.
Budizm ve
Psikoloji
Budizm ve psikoterapi
kişiyi dönüştürmeyi hedefler. Fakat metotları oldukça farklıdır.
Psikoterapi tam ve bütün bir kimlik yaratmayı hedefler, Budist psikoloji
ise kimlik hissini temelden değiştirir. Önemli olan insanların yaşamını
iyileştirmek ve daha mutlu kişiler yaratmaktır. Hedefe mahkum olmak daha
büyük sorunlara da neden olabilir. Aslında biz doğru olduğunu
düşündüğümüz ve inandığımız ne ise onu yaparız. Sonuçlar ise yolun
uzunluğunu belirleyecek olan değişik algı ve hisler yaratır. Ruhsal
yolda hiçbir soru cevapsız kalmamalıdır. Çünkü amaç mutluluktan daha
ötededir.
Ruhsal özgürleşme,
bazılarına göre, terapinin bitiminden sonra başlar. ‘ Eğer kendini
unutacaksan, önce en iyisini yarattığına emin ol. Çünkü ‘hiç kimse’
olmadan önce, ‘biri’ olmuş olman lazım.’
Bu yüzden ruhsal
güçler, hayatın kimi zorluklarından kaçabilmek amacını taşıyan kişilere
sunulmaz. Hayatta kimi müfakatlar kazanabilmek için de kullanılabilir
nitelikleri yoktur. Kuvvet, mücadelenin son aşamasıdır. En geniş daireyi
isteyen zeka, alçak tepelerle yetinmez. Kendine bu yüzden zorluklar
çıkarır. Güç kazanmak için yokuş yukarı çıkar. Ancak yapabileceğimiz
her şeyi yaptığımıza inandıktan sonra kaygılanmama ödülünü kendimize
veririz.
Eğer gerçekten
bakarsan, der Zen ustası, tek bir dünya vardır, ve bu hep senin önünde
olandır. İçerisi ve dışarısı yoktur. Zen meditasyonu her yerde
yapılabilir. Bir metre önünüzde bir nokta seçerek, merkezde odağınızı
toplayarak ve nefesin yardımıyla sadece orada olmaya odaklanarak..
Zen Soruları
Zen soruları bize
yoğunlaşma, meditasyon ve yoga esnasında ne ‘düşünmeyeceğimizi’ anlatır.
Günlük zihinsel boşluklar, çukurlar, tekrarlar, şüpheler ve sorular bir
an için sussun. Hepimizin içine girebileceği o tek ve biricik an kalsın.
Zen soruları samsara
adı verilen illüzyondan kurtulmanın bir yoludur; en küçük daire
zamanınkidir. Zaman mekan ve ölüm doğum döngüsünden kurtulmak için
boşluk ve kendilikten çıkmaya ihtiyaç duyulur.
Sen doğmadan önce
yüzün neye benziyordu?
Kaç tane kafan var?
Anlamın Dansı
Ruhsal yolun tek bir
şifresi ya da formülü yoktur. ‘Kaygılanın’ der, çözümü sizde saklı olan
ve insanların yaşamını belirleyen olaylar için. ‘Endişelenin’ der doğa
yok olurken ve son ümit son zerresine kadar tükenirken, en son yitecek
kaplan, fil ya da leopar için. Bize verilen veya binlerce yıl içinde
oluşan doğal yeteneğimizi, enerjimizi ya da iyileştirme gücümüzü
kullanırız. Fakat yalnızca kendimiz için değildir becerilerimiz ve
başkalarına hizmet ettikçe yerleşirler. Kendine dönmek nasıl bir erdem
ise, kendinden çıkmak da fazilettir.
‘Zihnin dışında
bir gerçeğin olduğunu bul. Ki sen buldukça yeni alanın çoktan yazılmış
kuralları okuman için önüne çıksın.’ Hayatta tek bir formül, tek bir sır
bulunamaz. Anlamak için ya hepsini öğrenirsin, ya da insanlara
güvenirsin. Suskun kalmak, yorumsuz kalmak, ancak doğa olaylarına karşı
tesellimizdir. İnsanlara, kendi bildiğimizi anlatmak ve resmin buradan
görünen kısmını ulaştırmak için sadece sevgimizi değil, derdimizi,
şikayetimizi ve öfkemizi de anlatmamız gerekir. İfadesindedir sırrı iyi
niyetin, öfke yok değildir, sadece zamanlaması vardır.
Dilin tüm
imkanlarından yararlanılır, tek cümleye hapis olmadan.
Doğudan batıya
kuzeyden güneye bakmak gerekir tek bir anı bile birlikte yaşayabilmek
için ve yaz, kış ile tüm baharlar sürer dirayetin.
Oradan oraya bakarsın
ve bir süre sonra her insandaki aynıyı görürsün.
İç insan ile dış
insanın birlikte bir bütün oluşturduğu düşüncesi, Hippokrates’in yüce
ilkenin bölünmez biçimde bulunduğu mikrokozmoz ya da en küçük parça
fikrini akla getirir. Eskiler ‘Her şey tanrılarla dolu’ demiştir. Bu
tanrılar ‘şeylere yayılan tanrısal güçlerdir’. Zerdüşt onlara ‘tanrısal
çekimler’ der, Synesius ise, ‘simgesel baştan çıkarıcılar’ diye
adlandırır. Agrippa’ya göre ‘alçak şeylerde, daha büyük ölçekte yüksek
şeylerle bağdaşmalarını sağlayan belli bir yeti’ vardır.
Jung’a göre bu sinkronisite yani eşzamanlılıktır ve O bunu ‘anlamın
dansı’ olarak görürdü.
İnsan, mikro kozmik
doğası aracılığı ile göğün ya da makro kozmosun oğludur. Mitraik bir
kuttören kitabında, din üyeliğine alınan kişi ‘Seninle gezen bir
yıldızım ben.’der.
Simyada
mikrokozmoz,
rotundum ile aynı öneme sahiptir. Rotundum, Monad diye de bilinen gözde
bir simgedir.
www.meditatifdans.com
e-mail: bilgi@meditativedance.com
|