|
“Duruşu düzeltmek en
büyük amacımız. Doğru duruşu yakaladığınızda, ki bu uzun süreli bir
amaçtır, her şeye karşı doğru durmaya başladığınızı, kendi çizginizi
yakaladığınızı, tutarlılığınızı oluşturduğunuzu farkedersiniz. Bunun
sağladığı güven önünüzde hiçbir engel bırakmaz. Sırt, güç ve hafızanın
doğru kullanımını temsil eder. Güçsüz bir sırt, insanı yok edecek sürece
sizi sokar. Somut görüntüsü, kireçlenme, ağrılar ve kaymalar; duygu
dünyasında ise güvensizliktir. Bu, başka birçok olumsuzluğun da
kaynağıdır.”
O akşam, gün
batımının tüm aşıki ışıkları büyük pencereye vurmuşken, geniş salondaki
afaki masanın etrafında oturan üç eski dost, yenilgilerinin şerefine
buruk bir gülümsemeyle kadeh tokuşturdular.
Her zaman
birbirlerinin yanında olmuşlar, hiç ayrılmamışlardı. Bundan sonra
birbirlerine daha da fazla vakit ayırabileceklerdi. İnsanlar ezelden
beri sadece değerleri ve varlıklarının ışıltıları için değil, hayatta
kalmak için de onlara bağımlı olduklarını bilirler, er ya da geç onları
ararlardı.
Ta ki bugüne kadar..
‘Zaten’ dedi
Sevgi.
‘Hiçbir zaman kazanma hırsına kapılmadık ki biz.’
Karakter
başını zarifçe eğerek sessizce onayladı.
‘Ama’ dedi
Vicdan,
ateşli gözlerini bir an yumarak; ‘İnsanlık için hiç de iyi olmadı bu’
“Duruşu düzeltmek en
büyük amacımız. Doğru duruşu yakaladığınızda, ki bu uzun süreli bir
amaçtır, her şeye karşı doğru durmaya başladığınızı, kendi çizginizi
yakaladığınızı, tutarlılığınızı oluşturduğunuzu farkedersiniz. Bunun
sağladığı güven önünüzde hiçbir engel bırakmaz. Sırt, güç ve hafızanın
doğru kullanımını temsil eder. Güçsüz bir sırt, insanı yok edecek sürece
sizi sokar. Somut görüntüsü, kireçlenme, ağrılar ve kaymalar; duygu
dünyasında ise güvensizliktir. Bu, başka birçok olumsuzluğun da
kaynağıdır.”
Vücuttaki Umulmaz
Evren
Felsefe 19. yüzyılda ünlü Alman düşünür Arthur Schopenhauer’in attığı
adımlarla birlikte önemli sonuçlar getiren bir dönüşüm yaşar.
Schopenhauer, insanın gerek kendi bireysel tek doğasını gerekse de bütün
bireylerin paylaştıkları dünyayı uyumlu bir bütün olarak kavrama,
öğrenme yeteneğinin kaynağını, kendisinden önceki idealist felsefelerde
olduğu gibi doğrudan insanın kafatasının içinde, onun düşünme
faaliyetinin ürünü olarak görmeyip –daha doğrusu bu aşamaya takılı
kalmayıp- bu kaynağı insanın bedeninde bulur. Böylece Schopenhauer ile
birlikte felsefenin ağırlık noktası, insanın düşünme yetisinden,
kafasında bulunduğu varsayılagelmiş doğuştan bilgi formları arayışından
bedene kayar.

‘Varlığımın, özümün, birincil olarak düşünme operasyonlarının,
kafamdaki bilgi işlevlerinin sonucu değil de, içimdeki istemenin
ürünü olduğu yolundaki görüşü kabul edecek olursam, kafamdaki dar ve
küçük dünyanın sınırlarını terk edip varlığımın merkezini kendi
fizyolojik tabiatımın derinliklerinde keşfederim. Bu derinliklerde
dünya ile, onun genel-soyut özü ile bütünleşirim.
Dış dünyaya sırt dönerek ve bedenin merkezine girerek, meditatif
yoldan dünyanın içine nüfuz etmeye çalışırım. İnsanın kendi ağırlık
noktasını hissettiği yerdir burası. Dolayısıyla, bedenimizle
birlikte, evrenin tekliğini bütünlüğünü kuran ilkeyi de keşfetmiş
oluruz. Dünyanın özü, insanın kendi beden deneyiminden bilinen bir
şey olmalıdır; bu da mantıksal düşüncenin karşısındaki sezgisel
düşünceyi işaret eder. İçimize bakacak olursak, kendimizi orada hep
ister halde, yani irade olarak buluruz.’
Schopenhauer felsefesinin temel taşını oluşturan kavram olan irade, ona
göre bütün varlıkların içindeki ilk temel kuvvettir ve ağırlık,
yerçekimi kuvveti, yaşama ve üreme dürtüsü olarak kendini gösterir.
Dolayısıyla beden de, zaman ve mekan içinde, iradenin biçimlenmiş,
ortaya çıkmış halinin temsili olur. Fenomenler, nesneler, zaman ve mekan
içinde görünürleştiklerine göre, irade de beden aracılığıyla
fenomenleşmektedir. Dolayısıyla fenomenin içinde (bedende) de
dünyanın özü, temel ilkesi yer alma durumundadır.
İdealizmde özne sadece ve tamamen düşünen özneyken, Schopenhauer’in
isteyen öznesi, artık düşünmenin darlaştırıcı alanlarının da dışına
taşar. İstemenin, iradenin nesnesi olarak tanımlanan bir dünyanın yükü
artık sadece kafanın içinde taşınamaz. Düşünür, ileriki yıllarda bu
konuda, “İnsan kafada değil, yürekte gizlidir”, diye yazacaktır.
Schopenhauer felsefesinde bedenin çifte rolü vardı. Beden, bir yandan
zaman ve mekan içinde ortaya çıkmaktaydı; böylelikle öznenin ilk bilgi
nesnesiydi. Ama aynı zamanda irade’miz olarak, istememiz olarak,
herhangi bir dışsal olayın özünü anlamamızı sağlayan biricik imkandı.
“Beden hakikate açılan biricik dar kapıdır.” Bu kapıdan entelektüel
faaliyetlerimizle geçmemiz mümkün değildir; çünkü entelektüel
faaliyetler, beynin faaliyetleridirler ve son tahlilde irade’nin
hizmetindedirler. Schopenhauer’a göre beden iradedir. Yani beden, her
şeye hükmeden doğa itkisi ile özdeştir. Bizler, onu düşünmediğimizde,
varolma iradesi, iyi olma isteği olarak hissederiz. Demek ki bedenin ve
iradenin kendine özgü bir tabiatları vardır. İrade metafiziği, bedensel
varoluşun antolojisi olarak bilince, varlığını ve tekliğini düşünceyle
temellendiremeyeceğini gösterir. Bütün düşünce içeriklerinin kalıcı
taşıyıcısı bedendir.
Bedeni, iradeye de içinde yer veren temel bir ilkeye dönüştüren bu
fizyolojist transzendental felsefenin, Schopenhauer’in fizyolojist
renkler öğretisi ile bağlantısını tespit etmek kolaydır. Schopenhauer’un
renkler teorisinde, insanın gözünün algıladığı renge, dışarıdan herhangi
bir renk olgusu karşılık gelmemekte; renk algıya bağlı, gözden bağımsız
olmayan bir durumu temsil etmektedir. Aslında hiçbir nesne gerçekte
bizim onu gördüğümüz gibi değildir. Renkler nesnelerin değil, yalnızca
retinamızın özelliğidir. Renk, retina tabakası üzerindeki bir uyarım
momentinden başka bir şey değildir bu teoride. Kısacası fizyolojist
özellik taşır. Aynı ilişki beden ile irade için de geçerlidir. Beden,
tıpkı göz gibi, bize ampirik olarak verili olandır. İrade sayesinde
hissettiğimiz bedene, öyle bedenden bağımsız, kendi başına varolabilen
ve karakteri irade olan, ruhsal, tinsel bir töz karşılık gelmez. İrade,
bedenin fizyolojik karakteri ile, tabiatı ile özdeştir. Tıpkı rengin,
retinanın fizyolojik özellikleriyle özdeş olması gibi..
Vücuttaki umulmaz evren ilk kez Schopenhauer felsefesinde ortaya
çıkmamıştır, aslında ilkçağ felsefesinde Parmenides: ‘Var olan sadece
kozmostur ve onun dışında hiçbir şey yoktur’ demiştir. ‘Bir ve Bütün,
kendi içimizde taşıdığımız aynı bir hayatla doludur. Fırtına içimizdeki
nefes olarak, ırmaklar atar damarlar olarak, kayalar kemikler olarak
yaşamaktadır.’ İnsan rüzgarla, toprakla, yıldızlarla kardeştir.
Rönesansta panteist materyalizme inancını daha önce rastlanmayan
düşüncelerle sunan G. Bruno, Sokrates’ten 2000 yıl sonra- 1600 yılında
yakılarak ölüme gönderilirken eski gök kubbe imgesini alt üst ediyordu.
‘ Gök kubbe serbest’ Merkezinde dünyanın olduğu kürelerden oluşan eski
bunaltıcı hapishane yerini kosmik maksimuma bırakmıştı.
Campanella için mevsimler, bütün canlılar gibi, doğanın sahip olduğu
yaşama ritminin göstergeleridir. Hatta yer yüzünün üzerindeki engebeler,
onun düşündüğünün kanıtıdır. Diğer bir Rönesans düşünürü Kepler’e göre
ise yerküre uzayda yolunu çok iyi bulduğuna göre bir zekaya sahip
olmalıdır.
Fakat
modernizme damgasına vuran düşünce birliğe ve bütünlüğe değil, tam
aksine beden ve zihin ayrımına dayanan Descartes’in düşüncesi olmuştur.
Cogito, evrensel bir yasa gibi kabul edilmiştir. Ayrımın kökeni yine
ilkçağda başka bir filozofun, Platon’un felsefesine dayanır. Dinlerin
temeline yerleşen ayrım, erdemin zaferi için düzenlenmişse de, insanın
doğa üzerinde tahakküm kurmasına ve diğer canlılara uygulanan zorbalığa,
bazen de kendisine vuran bir zalimliğe neden olacaktı.
Schopenhauer, Geleneksel felsefeye karşı bir başkaldırıdır. Daha önceki
yazılarımızda da belirtilen, batı felsefesine hakim zihin beden ikiliği,
Schopenhauer felsefesi ile sorgulanır. Aynı zamanda özgür irade ve
mutlak hakikatin bulunabilirliği gibi modern felsefenin dayanakları
Schopenhauer’in irade felsefesi ile çürütülür.
Modern
felsefenin doğaya hakim olma isteği, bilimsel keşiflerin olduğu kadar,
modern felsefenin kendisinin ürünüdür. İnsanı birey olarak güçlü görmek
isteyen bu felsefe, merkeze insanı koyar. Doğayı insan aklına bir
başkaldırı gibi algılar. Yazımızın devamında Descartes felsefesinin
ayrıntılarına gireceğiz. Düşünce, temellerini attığı yok etme operasyonu
kadar katı görünmemektedir. Ancak büyük bir yanlış anlaşılma ve tutarsız
yargı modernizmi kaplar. İnsan mutluluğunu güce bağlamaktadır. Güç, doğa
ve diğer insanlara karşıdır. Doğa ve diğer insanlara karşı verilen
savaş, her seferinde insanlığın ölümü ile son bulur. Yavaş yavaş yok
olan doğa ile birlikte; insanın kendisidir.
Doğayı
yok etme erkine sahip olmak, ona hakimiyet kurmak, onu kavramış olmayı
göstermez. Onu yenmiş olmak, onu kazanmak değildir. Bir ayı veya ilkel
insan, Einstein’ı ya da Galileo’yu öldürebilir ancak bu, onu anladığını
göstermez. İnsan elindeki tek şifreyi, onun mutluluğunun ve varlık
nedeninin gizlendiği tek kaynağı, doğayı, kendi elleriyle yıkar,
sınırlar ve kendi olmaktan çıkarırken, kendi varlığını da bir öz
hapishaneye kapatmış olmalıdır.
Descartes’ten 2000 yıl önce, zihin ve beden Platon ile birlikte ayrı
düşünülmüştür. Platon zihnin ölümsüzlüğü uğruna onu bedenden ayrı olarak
düşündü. Buna paralel olarak iki dünya tasarımı kurmuştur. İdelerin
gerçek dünyası ve bizim maddi dünyamız. Algı ve deneyimlerin toplamı
olan bedenin geçici yaşamı ölümde sona erer ve birey o zaman kendisinden
geldiği ve ona uymak zorunda olduğu ideal dünyadaki varoluşa geri döner.
Ruh gerçekte duyular üstüdür ve İdeallerin tinsel dünyasına aittir.
Birey bir sonraki yaşamda aşamalı olarak uzay ve zamanın ve bedenin
sınırlarından kurtularak tanrı-gibi bir durumun eksiksizliğine ulaşır.
Ruh,
bedenden önce ideal dünyada bir ön-varoluş durumunda bulunmuş ve orada
İdealleri tanımıştır. Şimdi duyusal dünyada yaşayan ve ideal dünyadan
koparılmış olan birey büyük idealleri zayıf anılar biçiminde
anımsayabilir, varlıkbilimsel olgusallığın tanrısal evreninin zayıf bir
bilincine ulaşabilirdi. İnsan, bir amaçla, yaşamda ereğine ya da
hedefine ulaşma özlemi ile yaratılır ve ereği iyiye öykünmekten, kendini
ona daha yakın kılan bir dönüşümü başarmaktan oluşur. İnsanın ahlaksal
görevi olanaklı olduğu ölçüde iyiye erişme görevidir. İyinin ne olduğunu
anlayan biri ona doğru çekilecektir.
Evrende her şey ideali edimselleştirme özlemi içindedir; tüm şeyler için
böyle davranmak içgüdüseldir. Ama, ne yazık ki, duyu dünyasında
eksiksizlik en iyisinden hiçbir zaman tam olarak erişilemeyen bir
yaklaşıklıktır; buna göre eksiksizlik ideal dünyayı beklemelidir.
Doğanın Efendisi
Bilimsel keşiflerin etkisiyle 17. yüzyıldan itibaren doğaya bakış
tamamıyla değişecekti. 16. yüzyıla kadar zihinden ayrı olarak görülse
de, birlik ve bütünlük içinde algılansa da Doğa Tanrıların eviydi,
gizemliydi ve kutsaldı. Modern felsefe ise doğayı yok edebildiğini
anladığı anda zaferini ilan edecek, doğa karşısında duyduğu hayranlık,
korku gibi tüm duyguların yerini uçsuz bucaksız bir boşluk almaya
başlayacaktı. Batı felsefesine damgasını vuran Descartes’in ayrımı,
insanın kendini doğadan daha çok kopartacak bir düşünceye sürüklenmesini
getirecek, doğa bir yabancı, bir düşman oldukça, insan nefretini zaman
zaman kendine de yönlendiren başıboş ve yalnız bir birey olarak
kalacaktı. Kendi bedeninden ve kendi dünyasından soyutlanan insan, aklın
soyut evreninde sonsuzluk beklerken boşlukla karşılaşacak; aklın narsist
dünyası onu ya yalnızlığa ya da, birilerinin çıkar tanımlarını körü
körüne gerçekleştirmek üzere askerleşecekleri bir savaşa sürükleyecekti.

Varolan her şeyin akılsal olduğu fikri, varlığın çözülmemiş gizeminin
üstünü örtmekle yetinecek, sahte hedefler ve istekler insanın küçük
dünyasını kolayca kaplamaya başlayacaktı. Böylece insan, burnunun ucuna
kadar gelip dayanmış savaşlara, tuzaklara ve oyunlara karşı kör kalacak
bir suskunluğa mahkum olacaktı.
Doğasından, gizeminden ve anlam hissinden uzak yaşayan insan giderek
güçsüz hissetmeye başlayacak, haksızlıklara boyun eğecekti. Öbür
taraftan hakimi olduğu madde ve enerjinin baş döndürücü egemenliğini
tutarsız emellere alet eden diğer bir insan grubu da, gün geçtikçe
doğasından ve diğer insanlardan koparak canı ne isterse yapabileceği bir
oyunda bulacaktı kendini.
Descartes’e göre insanın amacı, doğanın efendisi ve sahibi
olmaktır. Akıl, teoriden pratiğe dönüştükçe, dünya asıl karakteri olan
makine-dünya niteliklerini ortaya dökecektir. İnsan bedeni bir
mekanizmadan ibarettir ve düşünce bundan çok daha üstündür ve bedeni de
dünyayı da yönetebilir. Descartes bir bilim adamının davranış ilkelerine
örnek olacak, bir fizikçi gibi hareket edecek; varoluş karşısında asla
niçin sorusunu sormayacaktır.
Descartes’e değin, insan aklı evrenin düzenine bağlı olarak
konumlanırken, şimdi artık evrenin düzeni insan aklına bağlı olarak
konumlanır. Felsefe, bununla birlikte büyük bir dönüşüm yaşar. Çerçeve,
insan zekasının kendi gücüne dayanarak bir düzeni keşfetmesi ve giderek
doğanın sahibi ve efendisi olması hedefine göre çizilir.
Descartes; düşündüğünü fark eder. Aklında mükemmelliğin ve sonsuzluğun
iç içe geçtiği bir fikir vardır. Bu düşüncenin nedeni sonlu olan kendisi
değil, mükemmel olan Tanrı olmalıdır. Bu düşüncenin Tanrı olduğuna karar
verir. Tanrı’yı düşünebildiğine göre kendisi de gerçektir. Bu şekilde
varlığını, Cogito’yu, yani düşünen özneyi kanıtlar.
Tanrı’nın izni ile doğa üzerinde tahakkümünü kurabilecektir.
Artık,
Platon’da olduğu gibi zihin beden ayrılığı ölümsüzlük için kurgulanmaz.
Tahakküm ilişkisi için ikisi birbirinden ayrılır. Aralarındaki tek
ilişki yönetim ve tahakküm olacaktır. Akıl, ruhsuz bedeni çekip
sürükleyecek, açgözlülükle tüm isteklerini yerine getirmesi için
kullanacaktır. Doğasıyla ilişki içinde olmayan bir düşünme gücüne artık
akıl denemez. O bir mekanizmadır. Kurnazlık, aklın yerine geçer. Bilgi,
sayıma dönüşür. Vicdan, olduğu yerde kalıp bekler. Sevgi, unutulan
bedenin içindeki evinde uykuya çekilir..
Tasavvuf-i Ahlak
İnsan
Tanrı kavramına neden sığındığını unutuyor. Modern narsizm içinde her
gün kendini tanrı ilan edenlerin sayısı artıyor. Kendinde tanrısal
bulduğu özelliklere odaklanarak, bu ışıkla gözleri kamaşan insanın her
dileğinin olacağı, her istediğini gerçekleştirebileceği inancı
pekişiyor. Acaba insan, sıradan isteklerden öte ne istiyor. Gerçekten
dileği olan rahat ve soylu yaşam, üretkenlik, sosyal çevre ve kabul
görme ihtiyacı için tanrısal niteliklere gerek var mı?
Peki artık insan
ölümlülüğünün, hastalığın ve acının aşılamaz duvarlarını nasıl alt
ediyor? Doğanın en sıradan hareketleri karşısında bile çaresiz kalan
insan, günü geldiğinde toprağa, suya veya ateşe karışacak olan insan,
kendi sonundan da öte, sevdiklerinin sonuyla afallayacak olan insan
nasıl olup da her şeyin sonsuzmuşçasına kurulduğu modern hayat içinde
kendi tanrılığı fikriyle teselli bulabiliyor.
Ruhsal yolun
gereklilikleri ‘iste-olsun’ çizgisinden çok daha karışık ve çetrefildir.
Amaç sade olsa da, sadeliğe ulaşmak için zorlu yollardan geçilir.
Tasavvuf düşünürleri 7 nefs aşaması ortaya koyarlar. Ölüm fikrinin
aşılması 4. aşamada mümkündür. Varlığın ölüm ile sona ermediği fikri bu
aşamadan önce insan zihninde gerçeklik bulmaz ve ölüm korkusu baki
kalarak, hayatı yönlendirmeye devam eder. Bir dilekle istekleri
gerçekleştirmek ise ancak 7. aşamada mümkün olabilir. Modern insan için
dileklerin anında yerine gelmesi korkunç neticelere varabilirdi.
Hırslarından arınamamış bir insan çoğu zaman başkaları için de kendisi
için de olumlu dileklerde bulunmaz.
Hangi aşamada
olduğunu merak edenler, ihtirasa kapılmadan birinci aşamada olduğunu
kabul etmeli gibi gözüküyor. Tüm olgunlaşma yolundaki adımlarımıza
rağmen tanrılaşma konusunda tüm dünyamız ve zamanımızla birlikte hızla
geriye gitmekteyiz.
‘Onlar hayvan
gibidirler ve hatta daha aşağıdırlar’ diye rivayet edilen birinci
aşamanın başlıca özelliklerine bakalım:
Bu nefsin bariz
vasfı; harama, aşırı şehvete, cehalete, cimriliğe, yalancılığa, hırsa,
kibire, tamah ve kıskançlığa, hasete, gıybete (arkadan konuşma),
iftiraya, acımasızlığa, istihzaya (alaycılık), mahluku incitmeye,
aceleciliğe, açgözlülüğe, dünya metaına, şöhrete, paraya, mala, riyasete
karşı aşırı istek ve çıkarcılığa, ikiyüzlülüğe, tuyu emele, özet olarak
tüm kötü duygulara ve işlere sürüklemeye çalışmasıdır.
Peki insan dünya
zevklerinden ve dünya varlığından uzaklaşmak anlamına gelen tanrılığa
niçin istek duyuyor. Sığınmak için yüce bir güç yerine sonsuz sorumluluk
aldığının farkında mı yoksa niyeti tamamen başka mı? Doğa üzerindeki
hakimiyet hissi ve başka hayatlar üzerindeki karar verme yetkisi için mi
insan tanrılığa niyet ediyor. Nasılsa bazıları ölümü hak eder. Çocuk
olsun, kadın olsun veya anne olsun fark etmez, aynı dine mensup olmak ya
da aynı topraklarda yıllarca yaşamış olmak bir şey ifade etmez.
Görünen gerekçenin,
dünyanın bir ucundaki emsalsiz açgözlü hırsların bitip tükenmek bilmeyen
ihtirasları ve maddi – manevi üstünlük gayeleri olması da fark etmez.
Modern tanrı-insan bazılarının öldürülebileceğini kabullenir. Kendi
hayatının en ufak sahte mutluluğu tehlikeye düşmesin diye hangi tarafta
olması gerektiğini unutabilir. Gaflet uykusunda çaresizliği oynayabilir.
Hiçbir ortak noktası olmayan bencil ve ahlaksız insanların kıtalar
aşarak buyurup gelip komşusunun kafasını ezme gayretine seyirci
kalabilir, destek olabilir. Ne de olsa o tanrısaldır, istediğini yapma
gücü vardır ve her şeyin bir nedeni vardır. Fakat insanın nedeni,
sorumluluk ve vicdan onda tanımlanamaz bir şekilde durur.
Hangi Modernleşme
(Modernizm
vs PostModernizm)

Descartes felsefesi
birçok filozofun eleştirisine rağmen dominant düşünce olarak batı
fikrinin temelini oluşturur. Post modernizm, bilimin dogma haline
gelmesini yıkma yolunda çok yol kat etse de, içi boş bir felsefe olduğu
için çağı yönlendirme gücünden yoksundur. Çünkü postmodernizmde zaten
her şey olması gerektiği gibidir. Postmodernizme göre zaten herkes
haklıdır. Yerel değerler büyük önem kazanır. Azınlıklar güç ve hak
sahibi olarak görülür.
Postmodernizm ilk çıktığında yüreklere su serpen bir düşünceydi.
Modernizmin keskinliğinden, bunaltıcı kararlılığından ve
saplantılarından kurtuluşun müjdecisiydi. “Bilmiyorum” diyordu artık
insan. Bilmediğini kabul ediyordu. Modernizmin tutkulu rüyalarından uzak
bir sarhoşluk içinde bocalıyordu.
Modernizmin güçlü öznesi yıkılıyor, hakimiyet duygusu tesirini
kaybediyordu. Aklın kayıtsız şartsız üstünlüğü yıkılıyor, herkes haklı
olmaya başlıyordu. Ortada tek bir karar değil, sayısız bakış açısına yer
açılıyordu. Çokseslilik, çok kültürlülük kucaklanıyor, lokal değerler
alkışlanıyordu. Bilim, metafiziğe yer açmaya başlıyor, bilim adamlarının
söylemleri değişiyordu. Keşifler bile farklılaşıyordu. Kesinliklerle
belirli tek dünyadan, evrenler söylemine, belirsiz sınırsız kütlelere,
atom altından kuantuma; katı dünya yumuşamaya, esnemeye ve tekrar gizem
kazanmaya başlıyordu.
Fakat,
o büyük pembe balon her rüzgarın önüne katılıp gidecek kadar hafif ve en
küçük bir dirence karşı koyamayacak kadar güçsüzdü. Halbuki görünüşte
mükemmeldi. Aklın tüm imkanlarını kullanıyor, çizebileceği en geniş
daireyi çiziyordu. Hata neredeydi? Dışlanan ve akılla birleşmeyen beden
ve doğa mıydı atlanan.. Yoksa kurnazlığı hesaba katamamış olmak mıydı.
Yalnızca basit bir sistem hatası mıydı sorun. Hep daha önce olduğu gibi
olması kurgulanan ölçüler.. Ve tekrarlanan savaşlar.. Akıl, diğer
birleşenleri ile birleşmeyerek kurnazlık olarak kaldığı sürece,
doğasından veya gizemden beslenmediği sürece istenen yöne çekilen bir
maşa olarak kalacak, ve gerçekle ilişkisi olmayacaktı.
Spinoza, modern aklı eleştirirken; ‘ Bir bedenin ne yapabileceğini bile
bilmiyoruz.’ diyordu. ‘İnsanın eylemlerini, onun doğal hakkını bilmek,
onun bedeninin yapabileceklerini, gücünü bilmeyi gerektirir. Beden ve
ruh, her ikisi de yararlı ve kendisi için iyi olanın peşindedir.
Diğerleriyle karşılaşmalarında kendi iç bağlantılarıyla birleşmeyenler
söz konusu ise, insan olumsuz olarak etkilenir ve hüzünlü olur. Kendi
doğasıyla birleşebilir bir varlıkla karşılaştığı zaman ise, eylemler
onun doğasıyla birleşmeye yönelir ve olumlu duygulanıma –neşe- yol açar.
Spinoza, 17. yüzyılda egemen olan, doğanın, makine-doğa imgesi
çerçevesinde araçsallaştırılmasına karşı çıkmıştır. Ancak doğanın
tahakkümünü engelleyememiştir. İnsan, doğaya her saldırdığında
kazandığını zannederek gücünü ispatladığı düşünür. Halbuki doğasını
dışlayan insan her seferinde yaşam kaynağını kurutmakta, ciğerlerini
nefessiz bırakmakta, ilhamın ve bütünlüğün evini yağmalamaktadır.
Doğanın güçsüzlüğü, aklın zaferidir.
Derrida’nın Cogito eleştiri oldukça ilginçtir. Derrida’ya göre
Descartes: ‘Kuşku duyuyorum, o halde düşünüyorum. Mükemmel ve eksiksiz
bir varlık düşünüyorum. Bu, ancak Tanrı olabilir. Demek ki Tanrı var. O
zaman yarattıkları da var. Fizik de var. Ben de varım’ derken taşıdığı
akılsallık şüphelidir. Acaba bu akılsallık, dil ve diyalogla ilgili olan
akılsallık mıdır? Yoksa bir delinin kendi kendine konuşurken, her türlü
iletişimin imkansız olduğu alanda öne sürdüğü
Savlardan mı ibarettir?
yukarı
www.meditatifdans.com
e-mail: bilgi@meditativedance.com
|