|
“Duruşu düzeltmek en
büyük amacımız. Doğru duruşu yakaladığınızda, ki bu uzun süreli bir
amaçtır, her şeye karşı doğru durmaya başladığınızı, kendi çizginizi
yakaladığınızı, tutarlılığınızı oluşturduğunuzu farkedersiniz. Bunun
sağladığı güven önünüzde hiçbir engel bırakmaz. Sırt, güç ve hafızanın
doğru kullanımını temsil eder. Güçsüz bir sırt, insanı yok edecek sürece
sizi sokar. Somut görüntüsü, kireçlenme, ağrılar ve kaymalar; duygu
dünyasında ise güvensizliktir. Bu, başka birçok olumsuzluğun da
kaynağıdır.”
“Duruşu düzeltmek en
büyük amacımız. Doğru duruşu yakaladığınızda, ki bu uzun süreli bir
amaçtır, her şeye karşı doğru durmaya başladığınızı, kendi çizginizi
yakaladığınızı, tutarlılığınızı oluşturduğunuzu farkedersiniz. Bunun
sağladığı güven önünüzde hiçbir engel bırakmaz. Sırt, güç ve hafızanın
doğru kullanımını temsil eder. Güçsüz bir sırt, insanı yok edecek sürece
sizi sokar. Somut görüntüsü, kireçlenme, ağrılar ve kaymalar; duygu
dünyasında ise güvensizliktir. Bu, başka birçok olumsuzluğun da
kaynağıdır.”
“Dini medeniyetlerin
kendilerine özgü kurumları, insanları bütün gerçekliğin altında yatan
birliği görmeye; kendilerini kemale erdirme, bütünlüğe erişme ve En Yüce
Bir ve diğer yaratıklarla birlik elde etme gayreti içinde olmaya teşvik
eder. Modern dünyanın kendine özgü kurumları ise insanları, eşyayı ayrı ve
ahenksiz, birbirinden tümüyle kopuk olarak görmeye yöneltir. Modern bilim,
teknoloji ve ideoloji zihinsel etkinlikleri daha da derin bir uzmanlaşma,
bireyselleşme, çokluk ve dağılmaya zorlar."
-
William Chittick

Tasavvufu geniş
anlamda, İslami inanç ve uygulamanın özümsenmesi ve pekiştirilmesi olarak
tanımlamak mümkündür. Tasavvuf kelimesinin Batı literatüründeki
eşanlamlısı ise “mistisizm” kelimesidir. Mistiklerin rolü, insana eşyanın
içine ait (batıni) bilgiyi yani ilahi bilgiyi kazandırmak ve insanı
yeniden ezeliyete kavuşturmaktı. Bunun için gerekli olan ise zamana ait
dünyadan zaman dışı dünyaya geçmek ve Yaratan’ı doğrudan doğruya
kavrayarak ona kavuşmaktı.
Sufi sözcüğü, yüzyıllar
boyunca çok çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Modern ilim adamları
kelimenin özgün anlamının büyük ihtimalle “yün giyen kimse” olduğu
sonucuna varmışlardır. Sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, zahitçe
eğilimleri kendilerini kaba ve rahatsız edici yün giysiler giymeye sevk
etmiş olan kimseler zaman zaman bu isimle anılıyordu. Giderek bu kelime,
Kur’ân ve Hz. Muhammed’in belli bazı öğretileri ve uygulamalarına ağırlık
vermek suretiyle kendilerini diğer Müslümanlardan ayıran bir gruba işaret
etmeye başladı.
Genel olarak
bakıldığında Sufiler kendilerini, Yaratan’ın varlığını hem içte, hem de
dış dünyada algılanmasına yönelik çağrısını ciddiye alan kimseler olarak
görmüşlerdir. Büyük Sufi yol göstericiler, Tasavvuf’u İslam’ın çarpan
yüreği olarak adlandırırlar. Onlar zahirden çok batına, eylemden çok
temaşaya, hukuki ayrıntılar üzerinde durmaktan çok ruhani gelişime,
toplumsal ilişki ve etkileşimden çok nefis terbiyesine ağırlık verirler.
Tasavvuf hem belirli kurum ve bireylerle, hem de zengin bir edebiyatla
bağlantı içinde olagelmiştir.
Tarihsel
açıdan bakacak olursak, Tasavvuf’u iki düzeyde ele almak yararlı olur.
Birinci düzeyde –ki bu Sufilerin temel ilgisidir- Tasavvuf’un tarihi
yoktur; çünkü o inananlar topluluğu içindeki görünmez, can verici bir
varlıktır. (presence) İkinci düzeyde –ki bu hem Müslüman gözlemcileri hem
de modern tarihçileri ilgilendirmektedir- Tasavvuf’un varlığı kendisini
kişiler, toplumun belli bazı temel özellikleri veya bazı kendine özgü
kurumsal şekiller aracılığı ile izhar eder.
Wilfred Cantwell
Smith, dinin tarihsel açıdan araştırılmasına ilişkin tanınmış eleştirisi
“The Meaning and End of Religion” adlı eserinde, bu iki düzeye “iman ve
“birikim sağlayıcı gelenek” adını vermektedir.
Diğer çoğu Müslüman
gibi, Sufiler de aslında İslam’ın tarihi ile çok az ilgilenmişlerdir.
Önemli olan, geçmişin halihazırda birikmiş öğretileriydi. Öğretiler, dinin
ideallerini hayata geçirmek ve onları günlük eylem ve etkinliklerle
somutlaştırmak için bir yardım olarak incelenirdi. Şüphesiz böyle bir ilmi
çalışma yararlı görevler görmüştür, ama bu durum gözlemcilere,
Müslümanların ve Sufilerin biriken geleneğe her zaman iç gerçekliğin
yüzeyi olarak, amaç değil araç olarak ve doğu değil batı olarak
baktıklarını unutturmamalıdır.
İçe dönük/ dışa dönük
bilinç
Mistik bilinç ve mistik tecrübe; Birliğin kavranışı,
bu Bir’i iç alemde ve dış alemde bulma bakımından
Introversive (içe
dönük) ve Extroversive
(dışa dönük) bir bilinç geliştirme (insanın iç dünyası ve dışarıda uzaya
açılan dünya olarak da yorumlayabiliriz ya da iç dünyamızın güneşi ve ayı
ve diğer galaksi sistemlerini içine alabilecek denli geniş olması), duyular dünyası üstünde bir
dünyayı bilme, dogmaları umursamayan dinsel bir tavır, kalbin skolastiği
(hikmeti) ve duyuların diyalektiği olarak yorumlanmaktadır.
İki yüz –doğu /batı
Mutasavvıfların anlatım tarzına göre, var olan her
şeyin iki yüzü olduğu söylenebilir. Bu iki yüz, “doğu” yüzü ve “batı”
yüzüdür. Eğer biz eşyanın batı yüzüne bakacak olursak, güneşten hiçbir iz
bulamayız; zira o batmıştır. Aynı şeylerin doğu yüzüne baktığımızda ise,
güneşi bütün göz alıcılığıyla görürüz. Her şey aynı anda her iki yüzü de
teşhir eder; ama insanların çok büyük bir çoğunluğu yalnızca batı yüzünü
görür. Onlar, her şeyin O’nun kendi gerçekliğini izhar ettiği bir işareti
olduğunun farkında değildirler. Buna karşılık peygamberler ve büyük
Sufiler doğu yüzünü görürler. Onlar her şeyde Yaratan’a şahit olurlar.
Onlara göre her şey, gerçekten ve fiilen Yaratan’ın işaretidir.
Unutkanlık durumu
Gerçek tasavvuf yolu,
nefsin güç ve yetilerinin odağa doğru yöneldiği bir iç dönüşüm sürecini
gerektirir. “Normal” insani durum, unutkanlık ve gaflet durumudur. İnsani
mükemmelliğin en başta gelen şartı kendi eksikliğini tanımak ve tek
gerçekliğin mükemmelliğini hatırda tutmaktır. Ama gerçekliği tam olarak
hatırlayabilmek için, kişinin gerçekdışını unutması gerekir; ki bu kendi
nefsinin ve dünyanın batı yüzüdür. Burada temel olan kavrayış, bilincin
insan mahiyetinin temel gerçekliği olduğu ve muhtevasının bizim kim
olduğumuzu belirlediğidir. Rumi’nin söylediği gibi;
Düşüncensin sen
kardeş, düşüncen
Düşünceyi düşünce
et,kemik kalır senden
Gül bahçesisin
düşüncen gülse;
Kütüksün külhana sürülen yok eğer değilse
Ayıklık hali
İslam’ın teolojik
düsturu, yani tevhid, Yaratan’ın bir olduğunu bildirir; ama bu düstur aynı
zamanda alemin çok olduğunu anlatır. İslami teolojik tefekkürün tamamı
çokluğun birlikle nasıl bağdaştırılacağı konusu üstünde durur. Daha çok
ilahi yöne bakanlar birliğe ağrılık verirken, daha çok aleme bakanlar
çokluğu vurgularlar. Genel bir kural olarak, Yaratan’a ilişkin rasyonel
tefekkür, O’nun alemden ayrı ve alemin O’nun biricik olan gerçekliğinden
bütünüyle farklı olduğu hususu üstünde odaklaşır; bu yüzden de çokluğa ve
farklılığa dikkat çeker. Buna karşılık, Yaratan’la ilgili hayalci ya da
“hayali” düşünme biçimi, Yaratan’ın her şeyde hazır bulunmasıyla
oluşturulmuş içkin birliği görmeye yönelir.
Tasavvuf’un nazariye
ve uygulanışında, buna benzer bir bakış açısı ayrımlaşmasını gözlemlemek
mümkündür. Birçok Sufi, hararetle, Yaratan’ın her yerde hazır olduğunu,
içkin birliği ve O’nunla birleşme imkanını ileri sürmüştür. Başka bazıları
ise, O’nun mutlak aşkınlığına ağrılık vermiş ve biz Yaratan ile yaratık,
Gerçek ile gerçekdışı, hakikat ile batıl, doğru ve yanlışın arasını ayırt
eder etmez ortaya çıkan kulluk görevlerini önemle vurgulamışlardır.
Bu iki bakış
açısından ortaya çıkan psikolojik sonuçları göz önüne sermek için, Sufiler
Allah yolunun yolcuları tarafından tecrübe edilen çeşitli ikili
durumlardan (ahval) söz ederler. Bunlar arasında en öğretici olanı, “sarhoşluk”
(sekr) ve “ayıklık”
(sahv)’tır. Sarhoşluk, Allah’ın hazır olması (presence)’ından şiddetli bir
şekilde etkilenme sonucu ortaya çıkar. Bu durum, saliklerin bütün
güzelliklerin ve sevginin ezeli-ebedi kaynağını kendinde bulma neşesine
işaret eder. Salikler her şeyde Yaratan’ı görürler ve O’nunla yaratıklar
arasında ayırma ya da doğru ile doğru olmayanı tefrik etme yetisini
yitirirler. Sarhoşluk ya da sekr hali açılma, umut ve Yaratan’la
mahremiyet ile birleşir
Buna karşın, ayıklık
hali Yaratan’la alem arasında açık bir fark gözetmeye ve doğru ile yanlış,
güzel ile çirkin arasında durgun ve dikkatli bir ayırım yapmaya izin
verir. Bu durum, Yaratan ile yaratıklar arasındaki mutlak ayırıma tekabül
eder ve hayret, huşu ve korkuyla birleşir.
Eğer Yaratan’ın
uzaktan algılanması kul ile Rab arasındaki farka ilişkin açık bir anlayış
sağlıyorsa, O’nu yakın olarak görmek de aklın ayırt edici güçlerini
köreltir. Bu iki bakış açısından hiçbiri başlı başına tam değildir. Eşyayı
nasıl ise öyle görmek; Yaratan’ı uzak görmek ile yakın bulmak arasında, ya
da akli anlayış ile hayali mükaşefe (Tanrı’nın ilhamıyla ilahi sırların
açılması) arasında bir denge ister.
Sahv ve sekr, ya da
farklılaşmış çokluk idraki ile her şeyi kuşatıcı birlik tecrübesi
arasındaki zıtlık, Tasavvufi yazılara da yansımaktadır. Bu ifadelerin
genellikle retoriksel bir gayesi vardır. Sufiler, zihni ve aklı olgunluğa
ulaştırma gayesiyle yazmışlar; başka bazı yol göstericiler okur ve
dinleyenlerde gördükleri ihtiyaçlara bağlı olarak psikolojik ve ruhani
telkinlerde bulunma yolunu seçmişlerdir. Her şeyi kendi uygun yerinde
gören daha yüksek düzeyden bir ayıklık hali/tarzı vardır ki, bu
sarhoşluktan önce değil sonra elde edilir.

Ayna (insani nefs)
Biz “Kendimi aynada
gördüm” dediğimizde, fiziksel suretimizin yansımasını gördüğümüzü
kastederiz. Ancak, kendimizi aynada tanımış olmamız olgusu göstermektedir
ki kendimiz salt fiziksel formdan çok daha fazla bir şeyiz. Arapça’da “nefs”
ve İngilizce’de “self”(kendi)
kendimiz olduğumuz her şeye işaret eder; ve hem fiziksel bedenimizi, hem
de kendimiz ve başkalarının farkında oluşumuzu içerir. Peki bu başka
neleri içerir? İnsanların ne olduklarını düşündüklerinden çok daha fazla
bir şey olduklarını, zira “bilinçdışı” zihinlere (unconscious minds) sahip
bulunduklarını kabul etmek sıradan bir şeydir. Ama kendi (nefs) ile
başkası arasındaki sınırı kesin olarak nereden çekeceğiz? Nefs hakkında
konuşmak söz konusu olduğunda, asıl mesele ne olduğumuzu bilmediğimiz ve
gelişigüzel konuşmaktan başka bir şey bilemeyeceğimizdir. Kur’an,
yaratılmış hiçbir nefsin –nihai benliğe erişse bile- nihai durumuna (selfhood)
ulaşmadığını söyler; çünkü her bir yaratık değişim ve akış içindedir. Her
bir “Ben” açılma sürecindedir ve bu sürecin bir gün sona ereceğini
düşünmek için de bir neden yoktur. * (İslami yaklaşım)
An
Herkes bilmektedir
ki, her birimiz bir gelişme ve açılma sürecinin tam ortasındayız.
Açılmakta olan sadece bizim nefsimiz/ kendimizdir; ama her bir nefs
biriciktir. Ne olduğumuzun cevabını tam olarak bilmeyiz; çünkü şu anda tam
şimdi neysek sadece oyuz, ve varoluşumuzun her bir anında biz yeni bir
şeyiz. Öyleyse nedir nefsimiz? O, o anın ben’idir; ve her bir an da
yenidir.
Ünlü bir vecize, “Sufi,
anın çocuğudur” (es-sufi ibnu’l vakt) der. Bu
sözün anlamlarından biri, gerçek Sufinin şu anda olduğundan başka bir şey
olmadığının mütemadiyen bilincinde olarak yaşamasıdır. Ver her bir şimdiki
an biricik olduğuna göre, nefsin her bir anı da biriciktir. Bazı Tasavvufi
metinlerde, nefsin her bir anına “nefes” yani soluk denir.* Buna göre,
Sufilere de “nefes ehli” denir, çünkü onlar her nefeste, her solukta ve
her anda nefsin biricikliğinin tam bilincinde olarak yaşarlar.
Her nefeste tecrübe
ettiğimiz bu yeni nefs nedir? Sufi yazarlara göre, anın yeni nefsi,
Yaratan’ın nefsi yaratmasının aralıksız ve sonu gelmeyen yenilenmesidir.
Varoluşumuzun her anında, Yaratan’dan bize, tıpkı bu bedene yeni bir nefes
ulaştığı gibi, yeni bir nefs ulaşır.
(En eski kabala metni olan Sefer Yitzerah (Oluşumun Kitabı)nın ilk
satırında Tanrı'nın evreni bir hikaye ile yarattığı söylenir. Diğer bir
deyişle, Tanrı evreni tek bir vuruşla yaratmamış, onun yerine devamlı
anlattığı bir hikaye ile kozmosu var etmiştir. Bu da nefsin aralıksız ve
sonu gelmeyen yenilenmesini beraberinde getirir.)
Gahl sasson & Steve Weinstein /Kabala'nın Gizemi, 2004
Işığın varlığı
Eğer varoluş (vucüd)’un
doğuşuna bakacak olursak, her şey ilahi nuru sergilemektedir. Ama
insanların çoğu batıya bakar ve çokluk ve dağılmadan başka bir şey
görmezler. Belki de bu konuyu anlamanın en kolay yolu, güneş ve güneş
ışığını göz önüne getirmektir. Güneş, Allah’ın kendisine (kelam ilminde
“Zât” denir) tekabül eder. Güneşten çıkan ışık şuaları Yaratan’ın
isimlerine (ki bunlara sıfatlar da denir) işaret eder. Işığın
parlamasından dolayı dünyada ortaya çıkan renk ve biçimler Yaratan’ın
ayetleri, “yaratıklar” veya şeylerin doğu yüzleri, ya da kelami dille,
Yaratan’ın fiilleridir. Odaya giren ışık huzmesi nasıl güneşin bir fiili
ise, herhangi bir yaratık da –ağaç, kuş, ırmak, dağ) Allah’ın bir
fiilidir.
Yaratıkların
varoluşlarını ve niteliklerini Yaratan’dan aldıklarını ve öyle ki, kendi
başlarına “yok” olduklarını söylemek, baktığımız her yerde gördüğümüz renk
ve biçimlerin, bize ışığın varlığı ve nitelikleri dışında bir şey
göstermediklerini söylemek gibidir. Nesnelere bakacak olursak, bağımsız ve
kendi kendine kaim şeyler gördüğümüz fikrine kapılırız. Bununla beraber,
biz biliyoruz ki, belli bazı başka renklerin olmaması dolayısıyla sadece
belli renkleri olan ışığı algılamaktayız. Bu bakımdan, bir tek ışık bize
büyük bir renkler demeti şeklinde görünür. Aynı şekilde, yaratıklar
aleminde algıladığımız tek şey Yaratan’ın yegane gerçekliğidir. Ne var ki,
Yaratan’ın isim ve sıfatlarının iz ve emareleri bize sonsuz bir biçim ve
şekil çeşitliliği içinde görünür, ve bunlar “yaratıklar” olarak
adlandırılır. Câmi’nin ifade ettiği gibi;
Çok-renkli
pencerelerdir nesneler,
Vucüd güneşinin
ışıklarının düştüğü.
İster mavi olsun
pencere, ister kızıl, ister sarı,
Güneş o renkte gösterir yüzünü.
Dans
Raksa başlayınca,
Terk edersin iki
dünyayı.
Gökle yerin ötesinde
uzanır
Raksın dünyası.
New York State
Üniversitesi öğretim üyesi William Chittick, Stony Brook’ta Tasavvuf dersi
vermeye başladığı ilk yıl tanıştığı bir kız öğrencisiyle diyalogunu şöyle
anlatıyor: “Bir öğrenciyle tanıştım. ‘Ah, Tasavvuf’ dedi kız öğrenci,
‘dansetmek, değil mi?’ Kızın bilgisizliğine önce katıla katıla güldüm; ama
biraz düşününce, neredeyse doğruya yakın bir görüşe sahip olduğu kanaatine
vardım.”

Batılılar, Tasavvuf ile dansetme (raks) arasındaki
bağlantıyı ilk kez gezginler Ortadoğu’dan “dönen
dervişler” hikayesiyle geldikleri zaman
kurmuşlardı. Daha yakın zamanlarda, Tasavvufi irşat görevini üstlenenlerin
birçoğu Sufi semasına merak salan katılımcılarla karşılaşmaktadırlar.
Tasavvufi öğretinin tipik yaklaşımı, şeyleri tekrar Allah’a götürmektir.
İman ve anlayışın ilk ilkesinin “Allah’tan başka tanrı yoktur” olduğu göz
önüne getirildiğinde, eşyayı ne ise öylece görmek onları kaynaklarıyla
karşılıklı ilişkiye sokmayı talep eder. Dansın gerçekliğini –yani, ilahi
ilk örneğini- kavramak için tekrar neşeli sarhoşluk ve ritmik hareketi
meydana getiren ilahi ilkelere bakmamız gerekir.
Vücuda gelmek
–bitmeyen raks (semâ)
“Rahman’ın Nefesi, tıpkı insan nefesinin harflere
varlık verdiği gibi, mümkün şeylerin suretlerine vücud bahşeder. O halde,
alem bu Nefes’ten dolayı Yaratan’ın sözleridir. (First, there was word
–İncil) Ve O, kendi sözlerinin boşa gitmeyeceğini bildirmiştir; bu
demektir ki O’nun yaratıklarının vücuda gelmesi asla bitmeyecektir; ve
O’nun yaratan olması hiçbir zaman son bulmayacaktır.”
Vücuda
gelmek için, eşyanın Allah’ın kendilerine olan emrini “işitmesi” (semâ)
gerekir. Semâ
sözcüğü, “müzik dinlemek” ve daha geniş olarak “müzik” anlamına gelecek
şekilde kullanılır. 9. yüzyılın sonlarına doğru, müzik dinlemek ya da semâ
bazı Sufiler tarafından icra edilen bir uygulama haline gelmişti ve bu
genellikle raks eşliğinde oluyordu. Müzikte öyle bir şey var ki,
diyorlardı onlar, bu, insanları görünmez aleme, “yokluk”taki gerçek
köklerine taşımaktadır. Büyük İslam düşünürlerinden İbn Arabi, “Gerçek
semâ her şeyden önce alemin varlığını (kevn) ve meydana getiren aslî
“ol”un (kun) hatırlanmasıdır” der. Bu zikir/ hatırlamaya eşlik eden raks,
eşyanın görünmez alemin hazinelerinden dünyaya geçişini yansıtır.
Yokluk durumunda “ol” sözü bizler tarafından dinlenen harikulade bir
şarkıdır. O gün bugündür her birimiz o müzikte dans edip coşmaktadır.
Aşkla kımıldadı
yaratıklar,
O’nun ezeli-ebedi
aşkıyla.
Gökler yüzünden
semâ’a durur rüzgar;
Rüzgar yüzünden ağaçlar.
Mevlevilerin sema dansı,
tarih boyunca düşünürlerin ilham kaynağı olmuştur. Sema dansının
Rumi
tarafından yapılan geometrik yorumu ise oldukça ilgi çekicidir.

resmi görüntülemek için
tıklayın..
Peçenin açılması –keşf
Hicaptan (perde) söz etmek, bakanın ötesini
görmesine mani olan bir engelden söz etmektir. Tasavvufi teknik bir terim
olarak “hicab”ın en erken tanımlarından biri Ebu Nasr Serrac (ö. 988)
tarafından yapılmıştır: “Hicap, bir şeye niyet edip yönelen saliki,
yönelinen ve aranan şeyden uzak tutan herhangi bir engel.”
Hicap paradoksu,
basitçe, şeylerin Yaratan olmaması, ama Yaratan’ın şeylerde hazır
olmasıdır. Gören gözler için, hicap yüzdür. Tasavvufi öğretilere nüfuz
eden ve onları etkileyen diyalektik –inkar ve ispat, sarhoş çığlık ve ayık
dikkatlilik, hicabı parçalamak ve kat kat perdeler asmak, dile
dökülemeyeni ifade etmek- tüm bunlar hicaplarda görünen yüzlerdir.
Tasavvuf, gerçek
anlayışın kalbin yüzünü karartan hicapların kaldırılması olduğunu kabul
etmek suretiyle, İslami düşüncedeki diğer bakış açılarından kendini
ayırır. Daha önce ifade edildiği gibi, böyle bir anlayış için kullanılan
en genel ve yaygın terim, en iyi şekilde “peçenin açılması” olarak
çevrilebilecek “keşf” sözcüğüdür.
Keşf sözcüğü Kur’an’dan
alınmadır; öyle ki bu sözcük Kur’an’da fiil olarak on dört kez geçer ve en
yakın anlamıyla “açmak, kaldırmak” şeklinde çevrilebilir. Terimin
Tasavvufi kullanımı açısından, bu ayetlerin en anlamlı olanında, Allah
ölmüş olan nefse hitap eder: “Sen bundan gaflete idin; bu yüzden senden
örtünü kaldırdık, ve bugün görüşün keskindir.” (Kaf 50:22) “Örtü” ölümde
kalkacak, böylece insanlar da açıkça göreceklerdir.
Gönüllü ölüm
anlayışında olmanın, Tasavvuf edebiyatının niçin ana konularından biri
olduğunu söylemek için bu ayet yeterlidir. Sufiler bu arayışı, yalnız
Kur’an’i yorumlarla değil, “Ölmeden önce ölün” gibi hadislerle ve
İncil’deki “İkinci defa doğmadıkça hiç kümse göklerin melekûtuna
girmeyecek” (Yuhanna 3:3) sözleriyle de desteklerler.
Pas ve sis
Bizleri gerçeği görmekten alıkoyan hicapların neler
olduğuna dair çeşitli Tasavvuf düşünürlerince kaleme alınmış pek çok yorum
vardır. Farsça yazılmış Tasavvuf el kitabı “Keşfu’l-mahcub”un (Perdelenenin
Açılması) yazarı Hucvîrî, belli başlı iki
çeşit hicap olduğunu söyler. Hucvîrî, bunlara sırasıyla “toz hicabı” ve
“sis hicabı” adını verir. Bunlardan birincisi aslidir ve ortadan
kaldırılamaz; çünkü bu, kulun temel yetersizliğidir. İkincisi arızidir,
dolayısıyla ortadan kaldırılabilir. Bunun açıklaması şöyledir: Doğrudan
doğruya “özleri” Hakk’ı perdeleyen kullar vardır; öyle ki gerçek (Hakk)
ile gerçek olmayan onların gözünde aynıdır. Bazı başka kullar vardır ki,
gerçeği onların “sıfatları” perdeler; ama onların tabiatları ve mahrem
kalpleri mütemadiyen gerçeği arar ve gerçekdışı olandan kaçar.

Daha sonraki bir dönemin Sufi alimi Reşidüddin
Meybûdi -ki on cilt tutan Farsça tefsiri Keşfu’l-esrâr’ı (Sırların
Açılması) 1126’da tamamlamıştır- insanları “incelikleri görmekten ve
hakikatleri bulmaktan” alıkoyan yedi hicap
tasvir eder. Bunlar akıl, bilgi, kalp, nefis, duyu algısı, arzu ve
iradedir:
Akıl insanları bu dünya
ile ve geçimlerini sağlamakla meşgul eder; böylece onlar Hakk’tan geri
kalırlar.
Bilgi, onları
akranlarıyla gururlanmanın oyun alanına çeker; böylece onlar övünme ve
rekabet vadisinde kalırlar.
Kalp, onları cesaret ve
gözü peklik makamına oturtur; böylece onlar bu dünyada şöhret peşinde
koşarak galipler arenasında yollarını şaşırırlar; öyle ki dine ya da
dinlerinin zafer kazanmasına hiç ilgi göstermezler.
Nefsin kendisi en büyük
hicaptır. Eğer onu zapt ederseniz kazanırsınız; aksi takdirde öyle bir
çakılırsınız ki yere, bir daha doğrulamazsınız.
Burada “duyu algısı”
iştiha (iştah), “arzu” itaatsizlik ve “irade” de bitkinliktir. İştah ve
itaatsizlik/ isyan, yığınların hicabıdır; bitkinlik ise Hazret’in
seçkinlerini hakikat yolundan alıkoyan bir hicaptır.
“Göl” ve beş dere
Meybûdi’nin çağdaşı
olan Gazali ise, bilginin Yaratan’a giden yolda nasıl olup da bir hicaba
dönüştüğünü Farsça eseri “Kimya-yı saadet”te (Mutluluk
Simyası) şöyle anlatır.
“Kendinle uğraşman,
kendini duyusal şeylere ve duyusal şeyler yoluyla elde edilmiş bilgilere
kaptırman bir perdedir.
Kalp göl gibidir;
duyular da dışarıdan göle su ulaştıran beş deredir. Eğer gölün dibinden
berrak suların fışkırmasını istiyorsan, bunu gerçekleştirmenin yolu, önce
göl suyunun kalıntısı olan kara çamurla birlikte bütün suyu boşaltmaktır.
Göle dışarıdan su gelmemesi için bütün derelerin önüne bent çekilmesi
gerekir. Gölün tabanının, alttan su fışkırana kadar kazılması gerekir.
Gölde dışarıdan gelen sular bulunduğu sürece, dipten su kaynamaz. Aynı
şekilde, kalp dışarıdan gelmiş her şey boşaltılmadığı sürece, kalpten
bilgi elde edilmez.
Bununla birlikte,
eğer bir ilim adamı kazandığı bilgiden kendisini kesin olarak boşaltır ve
kalbi onunla meşgul olmaz ise, eskiden elde ettiği bilgi onun için bir
engel olmaz. Mümkündür ki mükaşefe kapısının (ilahi sırların) açılması
onun için gerçekleşecektir. Aynı şekilde eğer o kimse kalbi hayal ve duygu
nesnelerinden boşaltırsa, geçmiş hayaller ona hicap olmaz.”
Aşk yolu / Hakiki
sevgili...
13. yüzyıldan
itibaren çok az konu Tasavvufi öğretilerdeki aşk kadar önemli bir rol
oynamıştır. Tarihçiler yaygın olarak, Tasavvufun bir züht ve korku
mistisizmi olarak başlamış, giderek aşk ve günahlardan çekinmeye yönelik
bir vurguya dönüşmüş ve sonra da bilgi ve marifete önem ve öncelik veren
bir hal almış gelişiminden söz ederler. Bazıları Yaratan’a kavuşmanın bu
üç yolunun üç temel Hindu yola tekabül ettiğini ileri sürmüşlerdir: -karma
yoga, bakti yoga ve jnana yoga.
Aşk tanımlanamaz; ama
onun iz ve etkilerini anlatmak mümkündür. İlahi düzeyde, aşka Allah’ın
yaratıcı etkinliği denilebilir. Allah, yaratıkları sevmeye asla son
vermez; dolayısıyla onları yaratmayı asla sona erdirmez; bu durum, alemi
daimi bir dönüşüm ve akış durumunda tutar. İbn Arabi, yaratılışta
Yaratan’ın bilinmeyi sevmesinin rol oynadığını anlatarak şöyle der:
“O, bilinmeyi sevdi. Bu sevgiden dolayı, şeyler
yokluk durumunda iken O, iradesini onlara yöneltti... Henüz hiçbir nesnesi
yoktu; çünkü onunla bilen, henüz varoluşla nitelenmemişti. Onun sevgisi,
bilginin mükemmelliğini ve varoluşun mükemmelliğini aradı.”
Aşkın yaratıcı gücü
alemin belirip ortaya çıkması ve devamında durup kalmaz. Her ne kadar
Gizli Hazine’nin mücevherleri ortaya saçılmışsa da, çoğu yaratıklar
bunların niçin böyle olduklarını anlayamadıkları gibi, kendi sevgilerinin
Allah’ın sevgisini dışarı vurduğunu da kavrayamazlar. İbn Arabi, bu konuda
şöyle diyor:
“Nefis, O’nu kendi kendine değil, ancak O’nun
vasıtasıyla gördüğünü ve O’nu ancak O’nun vasıtasıyla sevdiğini anlar. O
halde O, Kendi Kendisini sevmektedir –O’nu seven nefis değildir. Nefis
varolan her şeyde O’na bizzat O’nun gözüyle bakar. Bu yüzden bilir ki,
O’nu O’ndan başkası sevmez. Seven ve sevilen, arayan ve aranan O’dur.”
İbn Arabi ve özellikle de Rumi, herhangi bir
yaratığa duyulan sevginin ancak Yaratan için sevgi olabileceğini
okurlarına mütemadiyen hatırlatırlar. Yalnız cehalet insanları neyi
sevdiklerini idrak etmekten perdeleyebilir. İnsanların anne, baba,
dostlar, gökler, yer, bahçeler, saraylar, bilgiler, işler, yiyecek, içecek
gibi çeşitli şeylere duydukları umut, arzu ve tutkuların hepsi Yaratan’a
karşı duyulan arzulardır ve bütün bunlar perdedir. İnsanlar bu perdeler
olmaksızın görünce, tüm bunların birer perde ve örtüden ibaret olduğunu ve
arzularının gerçek nesnesinin gerçekte o Tek Şey olduğunu bilirler.
Onların tüm güçlükleri halledilir, kalplerindeki tüm sorular
cevaplandırılır; onlar her şeyi yüz yüze, apaçık görürler. Aşk iyidir,
çünkü ilahidir; ama aşıklar onun hakiki nesnesini tanımayacak olurlarsa, o
aldatıcı bir perde olarak kalır.
Aşıklar şeyleri
apaçık görünce, yaratılmış her şeyi sevdiklerini anlarlar; çünkü
yaratıkların hepsi Yaratan’ın güzelliğini sergiler ve kendi aşk ve
muhabbetleri de Allah’ın aşkını dışarı vurur.
Aşkın “şartları”
Aşkın ön şartı
doğruyu görme yeteneğidir. Bu durum kendi eksiklerimizi ve sınırlarımızı
anlamamızı gerektirir. Biz, kim olduğumuzu bilmek durumundayız. Biz,
gerçekten, bütünlükten, dengeden, itidalden, hikmetten, merhametten ve
arzuya layık başka her nitelikten uzağız. Bu yetersizliği hakkıyla anlamak
ve tatmak, nefiste, Rumi’nin sık sık “dert” dediği, derin bir arzu
uyandırır. Dert ve eksiklik içinde olmak, ancak çare dileğinde bulunmaya
götürebilir.
Tasavvuf, Yaratan
karşısında yoksul olmaktır. O’nun karşısında yoksul ve aciz olmak, O’na
muhtaç olduğumuzu kabul etmektir; ve bu kabul ne kadar içten ve ihlaslı
olursa, Sevgiliye erişme konusunda o ölçüde şiddetli bir dürtüye dönüşür.
Çok az dert, ayrılık derdi çeken aşıkların derdi kadar derin olur.
Yolculuğun sonu, dert ve kederlerden kurtuluş ve neşeye ulaşmaktır; ama
dert olmadan yolculuk asla başlamaz...
Bilme ve Sevme
İnsanda biri faal diğeri ise faal olmamak üzere
çeşitli derecelerde iki kuvvet vardır: Bilme
ve Sevme
kuvvetleri. Bu iki kuvvet ile insan duyumların baskısından,
boyunduruğundan kurtulabilir. Çünkü bilme gücü ve isteği insanı Felsefeye,
sevme gücü ve isteği de dine, şiire, müziğe, kısaca sanata götürür.

Tam ve mükemmel bir sevgide bilme isteği de bulunur.
Çünkü sevginin karakteristiği bir araştırma, bir bilme ve bulmadır; subje
ile obje arasında tam bir kendini yok etme yolu ile, karşılıklı bir
birliktir. Başka bir deyişle, bilgi tek başına ancak bir tasavvur
konusudur; pasiftir. Sevgi ise canlı bir faaliyettir, aktiftir. Sevgi,
fiziksel, zihinsel ve ruhsal herhangi bir şey yapma kudret ve imkanıdır.
Her şeyde doğuştan bulunan dinamik içgüdüye ancak sevgi vasıtasıyla
ulaşılabilir. Modern psikoloji bunu Zihni
Çaba olarak tanımlamaktadır. Zihni çaba,
yalnızca iradenin değil, duygular tarafından harekete geçirilmiş bir
iradenin faaliyetidir. Bir hareket ve düşünce karışımıdır. Modern
psikoloji bu iddiasını Aristo’nun “Entellekt (Zeka),
kendi kendine hiçbir şeyi harekete geçiremez” sözüne dayandırır. Çünkü,
entellektin işi bir fabrikasyondur, kendisine hazır gelen maddeleri
ayırır, sıralar ve birleştirir; fakat kuvvetleri harekete geçiremez ve
keşifte bulunamaz. Duygu, yalnızca entellekti değil, insanın bütün
aktivitesini canlandırır. Bu sebeple de o, eşyanın realitesinin içine
girebilir ve insanı Yaratan’la birleştirebilir.
Bilincin pozitif ve
negatif yönü
Mistik bilinç hem
pozitif hem de negatif karakteristiğe sahiptir. Pozitif tarafı, onun
aktüel bir bilinç olmasıdır. Bütün algıların üstünde olan
Sırf Sükun,
Neşe ve
Mutluluktur.
Mistik bilincin negatif yanı ise onunu sırf bir
Boşluk oluşu, yani bilinci muhtevalarından arındırdığımızda geride hiçbir
şeyin kalmayışıdır. Bu, çeşitli inanışlarda,
Boşluk, Sırf
hiçlik, Çöl,
Tenhalık olarak
adlandırılmaktadır. Ama, tüm ayrılıkların içinde kaybolduğu, kendi
karanlığının şiddetiyle mutlak parlaklıkla parıldayan göz kamaştırıcı bir
boşluktur bu...
Fotoğraflar: Bülent Boyacıoğlu
Bütünsel İnanış
2 dünya, 7 ev
yukarı
www.meditatifdans.com
e-mail: bilgi@meditativedance.com
|