|
‘İradene hakim ol ve ipleri ele al’
Nietsche
Yerimizden kalkmak..
Niçin
mi?
Bazen
uzun depresyon dönemleri, aklımızı toparlayıp, vaktimizin gelmesini beklememiz
için gereklidir. Günler ve hatta aylar boyu uzanıp, serilip, sonra hiçbir şey
yokken ortada, hırsla kalkıp hızla çalışmaya veya her zaman yapmayı istemiş
olduğumuz şeyi yapmaya başlayabiliriz.
Ama bir
türlü kalkamayabiliriz de yerimizden, her şeyin mükemmel olduğu hayal bir zamanı
umup çağırarak öylece bekleriz. Yüreğimizdeki derdi kendimizle ve iç dünyamızla
ilgili, gizli bir dehliz zannıyla içimize kapatırız. Fakat tanımadığımız bir
gülümseme, veya bir insan bakışı bazen en dipteki düğümleri bile gevşetebilir. Ve başka hiçbir şey paylaşmadığınız, ortak hiçbir nokta
taşımadığınızı sandığınız bu insanın gözlerinde, sizin bile her zaman farkında
olmadığınız ama içinizi kaplamış bu derdi paylaştığını görüverirsiniz birden.
Biz
zamanı değiştirmeye başlamadan önce en azından bizim için hiçbir şey
değişmeyecektir. Ve büyük sorunlar, ne kadar saklı olsa da, tek başına çözülmesi
imkansız bir hale gelene kadar karışmıştır çoktan. Net bir bakış ister, ve
sahibi yakından onu ancak bulanık görebilir.
Tek
ihtiyacımız olan değiştirme yeteneğimizi fark edebilmektir oysa ki..
Ayağa
kalkmak; daha iki yaşındayken heyecanla ve inatla başardığımız, ama ayağa
kalkana kadar defalarca yerle kucaklaştığımızı nedense artık unuttuğumuz..
Bu
sefer başka bir şey için ayağa kalkmak, daha önce denemediğimiz, tatmadığımız
bir şey için..
Yeni
bir zevkin peşine düşmek, yeni bir olgunluk derecesi takmak omuzlarımıza..
Bu ev o
kadar dağınık ve pis ki, artık toplanmasına imkan yok derken, tek bir eşyanın
yerine kalkmasıyla o doyumsuz süreç başladı bile. Sadece insanoğlunun becerisi,
düzenleme...
Vahşi
bir ormanda bir insanın nerede yaşadığını anlamak zor değildir. Düzen
işaretlerini gördüğünüz anda hem türünüzü tanıdınız bile. Üst üste konmuş odun
parçaları var bir yerlerde. Çiçekler gelişi güzel değil, sıralı sıralı açmışlar.
Belli ki biri dikmiş onları. Doğayı sahiplenmek, aldığımız bilinci ona iade
ederken kattığımız tek şey olan düzen ile mümkün.. Ama hiçbir zaman tam yerine
oturmayacak, bir parça hep bir başkasının üzerine düşecek, ve yerine konacak bir
baş kalkacak oradan. Değişim hep işaretlerini verecek.
Ayağa
kalkmak niçin mi?
Varlığımızı seyredebilmek için yaptıklarımızda. Neden olduğunu anlayabilmek için
kendimizin. Yaşamın tuhaf mucizesi, hep bir şey daha var yapabileceğimiz. Bir
şey daha ki en derinlerde saklı öğretisi.
Yardım
edebilmek birisine.
Nephes’in bir hikayesi vardı. Daha önce defalarca duyulduğunu, yaşandığını
hissettiren hikayelerden. Varlık alanlarımızın kilit noktalarından süzülür bu
daha önce yaşanmış olduğunu hissettiren deneyimler. Tabii ki yaşadık. Yüz yıllar
boyunca edindiğimiz bellek değil mi hücrelerimizde gizlenen.
Kapı
çalınır, kapı açılır. İhtiyar bir adam, bakar gözlerinize. Bir ekmek parası.
Yok
demiş bulundunuz işte, belki sahiden de yoktu.
Peki
hatırladığınızda dolaptaki ekmeği, daha yeni kapatmışken kapıyı.
Ve
uzandığınızda pencerenizden seslenebilmek için apartmandan çıkan dedeye.
Ve
beklediğinizde dakikalarca pencerede.
Apartmandan çıkan kimse yoksa!
Anlarsınız ki birden ürpererek, aslında bu o dede için değil, sizin için bir
fırsattı. Her yardım ettiğinizde birisine, gökyüzünün krallığı sizin için
kırpılan bir göz gibi açılıp kapanır.
Yokluktan üretirsiniz bu krallığı yeniden.
Karşılığında verecek bir şeyi yok zannettiğiniz gözleri pırıltılı çocuk
yanınızda oturan. Sıcak çayınızı içip gülümser, ve öylesine bir şeymiş gibi,
yıllardır aradığınız bir fikri fısıldar yüreğinize. ‘Sen şu konuda çok
yeteneklisin biliyor musun, niye bunu denemiyorsun’. Think tank’lara, araştırma
şirketlerine koşturacakken siz, fikri biraz ötenizde buldunuz bile. Fikir daha
önce ne şekilde taşınmış, hangi hataları veya doğruları nerelerde yaşamış,
yolunuzu hızlandırmak için o zaman gidersiniz araştırma şirketine. Sahici bir
fikre, başarılı bir gelişim sağlamak için.
Hesaplamayın. Bu sağ beynin alanıdır. Burada hesaplar bir işe yaramaz. Her şeyin
karşılığı vardır. Hepsinden önemlisi, çoğu zaman içinizde.
Beklediğiniz karşılık verdiğiniz taraftan değil, çoğu zaman dönüp dolaşıp başka
birinden gelir size. Fark edersiniz ki sizin de hep istediğiniz, ama bir türlü
bir şey veremediğiniz insanlar vardır. Bazılarından hep gelir size, bazılarına
da hep verirsiniz. Kendinizle ilişkilendirmek döngüyü birebir, bir hatadır çünkü
bu çok daha büyük bir alandır.
Birinden bir şey gizlediğinizde, aslında kendinizden gizlediğinizi anlarsınız.
Birinin sorunu zannettiğiniz şey, aslında sizin sorununuzdur. Sadece aranızda
dönüp dolaşan ışık kırılmış, görüntüleri farklılaşmıştır. Biraz düşünün, birine
her kızdığınızda sizdeki bir sorunu bulacaksınız. Her sorun yolunuzu uzatacak,
yeni bir yön verecek size farklı bir düşünme yöntemiyle çözüme doğru giderken.
İçinizde doğru, usanmak bilmeden yinelenip durur. Bu bir hataydı sinyalini
duyduğunuz anda güvendesiniz. O ses susmadığı sürece, hatanızı bir sonraki
deneyiminizde düzeltme şansınız vardır.
Buğday
mı, hikmet mi*..
Buğday
sormaya giden Yunus’a, İbrahim’in verdiği hikmet dersini duymuşunuzdur.
Onu
savaşa gönderir, ve asıl ihtiyacı olan şeyin buğday değil, hikmet olduğunu
öğrenmesini sağlar.
Biz bu
derslerle büyüdük. İnsanlarımız hikmetini içinde sakladı pırıl pırıl elmaslar
gibi. Onların gerçekten buğdaya ihtiyaçları varsa artık, onlara kulak verin.
Bizden ders almayacak kadar yetkindi bebeği yanında açlıktan ölen kadın.
İstemek
ayıp sayıldıysa topraklarımızda, hikmetin gücü hala yaşadığı içindir.
Size
verilenleri almaktan çekinerek reddettiğinizde, bu davranışınız karşınızdakine
‘ben olsam vermezdim’ hissini taşır. Sizin için bir şey hissedildiğinde ve size
sunulduğunda hemen karşılık vermeye çalışarak yolu tıkamayın. Siz de
hissedeceğiniz ve gerçekten gerekeni sunacağınız zamanı bekleyin.
Araçsal
akıl uyandı ülkemizde. En az emek ile en çok karı sağlamak. Maddiyat neredeyse
oraya koşturmak. Halbuki kırılan bir şeyler var ilişkilerimizde, yüreğimizde.
Yüzyıllarca sabırla taşınmış hikmet. İstemek ayıp sayıla sayıla susturulan
ihtiyaçlar. Şimdi mengenesinden fırlamış gibi ortaya çıkarak, engel tanımadan
akıp duracak, özenle büyütülen erdemleri susturup yok edecek.
Bir
kişinin ayıbı, yüz kişinin edebinden önde sayılacak.
Halbuki
insanlar nedenini başta anlayamadıkları şeylere mıknatıs gibi çekilirler.
Bağırışların, çağırışların, yakarışların arasında hala kulaklarımız bir
fısıltının peşinde koşar.
Fısıltıyı yok saymak basittir. Daha fazla bağırmaya çalışmak ise garip. Halbuki
benliğimiz fısıltılarla iyileşir.
Güç ve
kudret içinde gözükenler bir gün bu fısıltının gelip onları bulacağı günü
beklerler. Pahalı kostümler yabancılaştırır insanı. Halbuki tüm insan rüyaları
birbirine benzer. Gerçek muhtaç olunan, saçlarda dolaşan bir eldir.
En
pahalı şey bir dost tesellisidir. Paha biçilemez..
Araçsal
akıldan sonra iletişimsel akıl keşfedildi batıda. Takibin gerisi, takipten bile
anlamsız geliyor kulağa.
Kırılan
yüreklerin üzerinde sofralar kurmak.
Sonra
biz eskiden doğruymuşuz demek. Tekrar ulaşmak birbirimize enkazlarımızın
arasından..
Zenginliğin tek yolu yıkıp, kıymak değil. Sadece korkmamak. Üstelik bizde
olmayan bir korkuyu taklit etmeye zorlanıyoruz. Niçin?
İlle de
akılla anlatmamız gerekiyorsa demiş John Rawls. Sosyal adaleti sağlamamız
gerekir çünkü biz de bir gün kötü duruma düştüğümüzde, o kadar da kötü
olmamamızı sağlar.
İletişimsel aklın kurucusu Habermas, felsefenin yaşayan çınarı, insanlık
sırlarının arasından gülümsemiş. ‘Hakikat derin bir şekilde sosyal adaletin
sağlanmasına bağlıdır.’
Zor
gibi gözüken şeyler, ödülleri çok büyük olduğu için zor hissi verir. Bu ödülü
müjdeler.
Daha ne
kadar ağlayacağız televizyonun başında bir parça ekmek için birbiri üstüne düşen
yaşlı kadınları seyrederken.
Gerçekten yapabileceğimiz bir şey yok mu? Gerçekten çok mu önemli alacağımız son
model cep telefonu. Halbuki arayacak bir kimseniz, ve onunla paylaşacak hakiki
bir cümleniz yoksa bir şey ifade etmez o son teknoloji.
Teknoloji düşmanlığı değil derdimiz. Sadece o telefonu ertelemek ve yardımı öne
almak gerekli belki. Çünkü biz duymuyoruz ama çığlıklar yükseliyor yüreğimizden.
İçten içe hasta ediyor bizi adaletsizlik. Konuşacak bir şeyimiz veya herhangi
bir gerçekliğimiz kalmıyor sonra. Pırıltılar bir bir sönüyor paylaşım olmadan.
Renkler tek düze ve sıkıcı bir hal alıyor.
Niye mi
ayağa kalkıyoruz? Niye çenesi yukarıda dik bir duruşu takip ediyoruz?
Köklerimizin buna ihtiyacı var şimdi. Aslında eğiktir boynumuz. Vicdanımıza
kilitlenir aklımız. Tek başına baş edemeyeceğimiz gerçeklerle doludur yaşam. Ve
asla anlayamayacağımız bir sona doğru giderken tek tesellimiz eğik başımızdır.
Güçsüz
olduğumuz yerlerde zaafları kabullenmekle başlar diklik. Kabullendiğimiz anda
ilaçlarımızı buluruz. Nötrken doğamıza koşar, onu yansıtırız. Boynumuz eğikken
aczimizi anlarız. Ve dik durduğumuzda, bunun için gerekenleri yapmaya başlarız.
Tek başımıza değil belki, birbirimizle.
Ve
yardım fırsatı. Yürekte kanatlanır. Ama gerçek bir yardım olması için güçlü bir
akla ihtiyaç duyar. Bağımlı kılmadan yardıma, maraz doğurmadan iyilikten. Hem
kendimiz, hem diğerlerimiz için gerçek bir duygu yaratmak ve onu paylaşmak.
Paylaştıkça, gidip geldikçe aramızda katlanan, kanatlanan, ve diğer benliklere
ilham yollayan bir şey.
Sonun
bizim için başlangıç olacağını hissettiren, ve eşikte tek yoldaşımızın
vicdanımız olduğunu hatırlatan bir şey.
Peki,
tabi ki..
Sorumluluk mu?
O benim
tanımım artık şimdi..
* Nihat
Genç’e hikayeyi hatırlattığı için teşekkür borçluyuz.
Absurd
Photos
Hatırlamak
Teori 1
Teori 2
sistem = 1
yukarı
www.meditatifdans.com
e-mail: bilgi@meditativedance.com
|