Bilim, çok karmaşık
olan insan beyninin çalışması ve zihin ve beden uyumuyla ilgili konularda
ancak teoriler geliştirebiliyor. Bu konuda kendinize yardım edebilecek,
kendi ruhunuzu ve sağlığınızı takip edip, koruyabilecek sadece sizsiniz.
İnsan, ancak çocukluğunda, oyunlar yardımıyla bedeniyle ilişki
kurabiliyor. Yürümeye ilk başladığında omuriliğini ve sırtını doğru
kullanabilen bir çocuk, yaşı büyüdükçe okul hayatının, aile hayatının,
şehir hayatının baskıları nedeniyle dikliğini kaybediyor. Duruşun
bozulması, duygu dünyasında güvenin eksilmesini de beraberinde getiriyor.
Açıkça söylemek gerekirse, yirmili yaşlarımıza gelmeden bedenimizde ve
ruhumuzda yaşlanma sürecinin başlamasına izin veriyoruz. Vücuttaki
ölü noktaların taşınması var oluşumuzda büyük bir çelişki yaratıyor.
Hareketin ve bilincin sürekli yenileme gücünden kendimizi mahrum
bırakıyoruz. Bedenimizi oluşturan yüzlerce iç ve dış kas sistemi olmasına
rağmen, biz alışkanlıklarımızın izin verdiği ölçüde bedenimizi çok eksik
ve zayıf kullanıyoruz.
Onun üzerinde hiç düşünmemiş ve bir şeyler öğrenmeye
çalışmamış olmamız, bizi güçsüzlüklerle, zaaflarla, yetersizliklerle ve
nihayet hastalıklarla yaşamaya mahkum bırakıyor. Sadece vücut doğrumuzu
kaybederek ve sırtımızı yanlış kullanarak, bazı iç organlarımızın işlevini
rahatlıkla yerine getirememesine neden oluyor ve bunun sonucunda birçok iç
hastalığa dahi davetiye çıkarıyoruz.

İnsanın sezgileriyle, hisleriyle yaşamdan aldığı tat, doğadan kopuk
yaşamasıyla kendi doğasını yitirmesine ve bu özelliklerinin kaybolmasına
neden oluyor. Sadece doğa ile değil, diğer insanlarla da kurduğumuz
ilişkiler de güven ve samimiyet temelinden yoksun gelişiyor. Meditatif
dans derslerinde insanların birbirlerine dokunmaktan tereddüt edişlerine
önce kendilerinin çok şaşırmasının nedeni, asrımızı saran bu yabancılaşma
duygusu. Halbuki insan ancak bu duygularını kırdıktan sonra insan olmanın
anlamı ve insan aklının paylaşım karşısında aldığı hazdan
yararlanabiliyor. Grup enerjisi, doğru kullanıldığında, nasıl güçlerimizi
katlayabileceğimizi ve hedeflerimize nasıl kolayca ulaşabileceğimizi bize
öğretiyor.
İnsan beyninin bir yanı doğa ve duygu ile beslenirken, diğer yanı sol
beyin, zincirleme öğrenme becerilerinin kaynağını oluşturuyor.
Mutluluğumuz ve sağlığımız için bu iki yanımızın bütün ve dengeli bir
şekilde çalışması çok önemli. Batının aklın gelişimiyle iç fikirlerinden
ve hislerinden kopuklaşması, Doğunun ise sol beynini geliştirememiş olması
gezegenimizin dengesizliğini açıklıyor. Biz ise doğu ve batının tam
ortasındayız; henüz bizim için geç kalınmış değil. Meditatif dans adını
Mevlevilerin dansından alıyor. Uzak doğu inanışlarını ya da batı mitlerini
değil, kendi tarihsel gerçekliğimizi bize yansıtıyor. Sol beyin için Batı
düşüncesinin çıkış ve patlama noktası Aydınlanma çağının ürünü olan Klasik
Baleyi ve Modern Dansı, Sezgisel aklımız için ise doğa ile
birlikteliğimizde en derin gerçekliği yakalayan yogayı ve meditasyonu
temel alıyor. Vücudun akışkanlığı ve hareketin gücü ile iki oluşumu
sentezliyor ve bedenimize insanlık tarihinin tüm duygularını ve
yeteneklerini iade ediyor.
Böylelikle düzgün nefes almayı ve bedenimizi bilinçli kullanmayı öğrenip
bunu normal yaşantımıza da taşıyoruz. Ayrıca akıl ve vücut koordinasyonu
ve konsantrasyon yeteneklerimizi de artırarak sol beynimizi disipline
ediyoruz. Biz iki bin yıllık bir hareketi vücudumuzda
gerçekleştirdiğimizde onun duygusuna da ulaştığımızı görüyor ve doğa
karşısındaki insanın saf ve arı hislerine ulaştığımıza inanıyoruz.
Bütün bunlar henüz keşfedemediğimiz bilinçaltımızın uçsuz bucaksız
dünyasına en sıcak mesajı yolluyor. Bir insan olarak var oluşumuza ve
geleceğimize değer verdiğimizi ve onlar üstünde düşündüğümüzü kendimize
anlatıyoruz. Vücudumuzun karmaşık yapısıyla uğraşırken zihnimizin
durulduğuna ve dengelendiğine, yaratıcı düşünme gücümüzün arttığına şahit
oluyoruz. Dışardan değişimi izleyenler, nedeni belirsiz bir neşe, saf bir
enerji ve güvenli ve zarif bir duruş gözlemliyorlar.
SEZGİSEL AKIL
-İKİLİKLER
Maddeci felsefe ve
neden-sonuç yani determinizm yasaları insan düşüncesinin yakın çağlarında
güvendiği ve inanışlarını ve yaşamını şekillendirdiği yegane dayanakları
olmuştur. İnsan aklını neden sonuç yasalarına göre işlettikçe, bir neden
görmeden sonucu kabullenmez. Aslında neden- sonucun kendisi varlık ve
yokluk çelişkisini yadsır. Bu yüzden zincirin ilk halkasına döndüğümüzde
ve bir öncesini göremediğimizde aklımız o kadar karışır ki, bütün zinciri
yok farz edecek bir karamsarlığa kapılırız. Bu sorun aklımızın bir
kısmının sürekli içinde olduğu bir çelişkiyle birlikte bizimledir.
Gözlerimizi açıp kapadığımız o mili metrik anlar boyunca içimizdeki soru
yanıp söner. Varlık mı boşluk mu?
Bu ikilik çevremize ve
düşünme biçimimize de sinmiştir. Gece ve gündüz, akıl ve duygu, doğu ve
batı, kadın ve erkek, karanlık ya da renk..
Algıların yetersizliği
ve bütünün vaadi
Aslında sorun evren ya
da doğa değil, insanın onun ne kadarını anlayabileceği ve
kavrayabileceğidir. Bu da bizi öncelikle insanın algıları ve beyninin
çalışma tarzına götürüyor.
Büyük bir şehirde
yaşıyoruz, bu şehir büyük bir ülkede bulunur, ülkemiz büyük bir kıta olan
Asya’dadır. Dünya Mars’tan daha büyüktür. İçinde yaşadığımız güneş sistemi
galaksimizi oluşturan milyonlarca sistemden biridir. Galaksimiz güneş gibi
iki yüz milyardan fazla yıldızı kapsayacak kadar büyüktür ve uzayda sadece
gezegenler, yıldızlar ve galaksiler değil gökadalar, gezegenimsi bulutlar,
karanlık madde, süper kümeler ve kara delikler bulunur. Evrende yüz milyar
kadar gökada ve her gökadada yüz milyardan fazla yıldız sistemi bulunması
söz konusudur. Biz bu boyutların her birine yalnızca büyük veya daha
büyük olarak anlam yükleyebiliyoruz, gerçek büyüklüğü aklımızın tasavvur
edebilmesi şu an için imkansız görünüyor. Bu muazzam büyüklüklere karşı
tek tesellimiz evreni oluşturan maddelerle, bizi oluşturan maddelerin
temel parçacıklarının aynı olmasıdır. Öyle görünüyor ki evreni oluşturan
ilmekler ve bizi oluşturanlar aynı. Yani evrenle temelden tanışığız.
Ancak bu
tanışıklığımızı bilgiye çevirmemizin önündeki engel algılarımızın yetersiz
oluşudur. 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Sinan Canan algı hakkında şöyle söylüyor. ‘Dünyanın
algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu hatırlatmak istiyorum. Gözle
görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre yani milimetrenin
milyarda biri dalga boyuna sahip ışınların arasında yer alanlardır.
Halbuki dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna
sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır. Her
duyumuz için bu dar aralıklar geçerlidir. (Kilometrelerce uzanan dalga
boylarından, milimetrenin milyarda biri!). Acaba, kızılötesi ışınları da
görebilseydik, o zaman bir çiçeğe baktığımızda nasıl bir görüntü
algılardık? Yani gerçek dünya ve evren şu anki kısır algılama
araçlarımızla algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir
yer?’
İkilikler
-akıl
ve duygu
-doğu
ve batı
-erkek
ve kadın
-sol
beyin ve sağ beyin (zincirleme zeka ve sezgisel akıl)
Biz, batılı eğitim alan
doğulular eğitim hayatımız boyunca bir şeyin, hem de çok önemli bir şeyin
eksik olduğunu biliyorduk. Saf bilimcilerin reddettiği sezgilerin gücü
bizler için çok önemliydi. Gerçekten de maddeyi parçacıklarına ayırmaya
devam ederek, bilimciler aradıkları ‘her şeyin teorisini’ bulmak konusunda
başarılı olamadılar. Maddeci felsefe insanlara aradıkları mutluluğu
vermeye yeterli gelmedi. Bilimsel bilginin değerini herkes kabul ediyor
ancak sırf bu bilgiyle yetinmek ve sezgileri ve duyguları susturmak
insanın yetersiz algılarını daha bir köreltmeye ve evrenle bütünleşmişlik
hissini yitirmesine doğru yol aldı. Ancak bir bilim adamı da neyi
araştıracağını ve nasıl araştıracağını bulurken sezgilerinden
yararlanmaktaydı. Üstelik onu araştıracağı konuya yönelten bazen bir
filozofun, bazen bir teologun, bazen bir yazarın sezgisi olmuştu.
Bilimin modellemeye
dayandığını, ‘neden’ sorusuyla başa çıkmanın zorluğundan ötürü ‘nasıl’
sorusuyla uğraştığını biliyoruz. Üstelik konu insan aklına veya insan
vücuduna gelince işler iyice karışıyordu. Sinir sistemimizin
kompleksliğinden ötürü bu konuda yorum yaparken hata yapmak kaçınılmaz
oluyordu.

Beynimizin çalışma
tarzıyla ilgili türlü teoriler mevcuttur. Sağ ve sol beyin ayrımını
açıklayarak anlattığım konuyu netleştirmeye çalışacağım. Ve bunu diğer
ikiliklerle de birleştireceğim. Daha sonra bilinmeyenlere doğru yola
çıkarken yanımıza alabileceğimiz silahlarımızı gözden geçireceğiz. Sağ ve
sol beyin, alt ve üst beyin gibi büyük genellemelere giderken hata payımız
yükselecek ancak anlattığımız konunun önemi için ve bir yerden
başlayabilmek için buna razı olacağız. Bu ikilikleri yaşantımızda tecrübe
ettiğimiz için onları anlamamız kolay olacak.
Sağ beyin
sezgisel aklı üretir. Sol beynin aksine parçadan bütüne gitmez, rasgele
işler. Sağ beyin yaratıcıdır, duygulara değer verir. Parçadan çok bütüne
odaklanır. Sol beyin ise zincirleme öğrenme becerilerini taşır.
Determinizm yani neden-sonuç ilkesine göre çalışır.
Doğal yaşamdan
uzaklaşarak, bedenimizi ihmal ederek, sezgilerimize güvenmeyerek sezgisel
aklımızı ihmal ettik. ‘kullan ya da kaybet’ ilkesi vücudumuzdaki kaslar
için olduğu kadar beynimiz ve onun yarı küreleri için de geçerlidir. Sağ
beyni kaybetmek anlam ve gerçeklik hissini kaybetmek demektir. Kim bilir,
belki sağ beyin bizi kuşatan dalga boylarındaki titreşimlere
duyarlılığıyla bilgi toplamaktadır. Sümerli veya Mısırlı atalarımızın
doğayı izleyerek ulaştıkları bilgilerin, çeşitli konularda –evren, tıp,
mimari gibi - bizim bilimsel bilgiyle ulaştıklarımız kadar çok olmasının
sırrı sağ beyinlerini kullanmalarıdır. Sağ beyin doğa ile beslenir ve
hislere güvenir.
Sol beyin
ise mantıkla ilerler. Kuralları insan aklının mekanizmasıdır. Kanıtlar
arar, sıralamaya güvenir. Düzenli işler. Maddeye güvenir. Somut, elle
tutulabilir gerçeğin peşindedir. Bilimin sesidir.
Sezgisel akıl dağınık
çalışır, duygu yoğunluğu neredeyse oraya kanatlanır. Yaratıcı enerji ve
heyecanı besler.
Bu ayrımı kesin olarak
yapamayız. Nasıl ki kadında erkeğin özellikleri, erkekte kadının
özellikleri bulunuyorsa, nasıl birbirine karışmışsa, bu da böyledir. Ancak
bazen bu ikilik karşımıza net olarak çıkar ve kaynağını bilmediğimiz
sürece baş edemeyeceğimiz bir çelişki yaratır. Kadın sağ beyin özelliğini
simgeler, erkek sol beyin. Kadın bütünle ve duyguyla ilgilidir. Bütün için
ise anlam ve uyum önemlidir. Erkek ise parça ile ilgilidir. Parça ise
hareket ve güç peşindedir. Tabii ki parça ile bütün iç içedir, hatta bir
yerden bakınca aynı şeydir.
Sağ ve sol beynin
dengeli ve birlik içinde çalışması çok önemlidir. Aksi halde insan gücünün
yarısını kullanmış, hayatın görebileceği az bir kısmının bile yarısını
görmüş olur. İnsan hiçbir çıkarımını yadsıyamaz çünkü beyninin küçük bir
bölümünü, algılarının ise çok azını kullanmaktadır. Elindeki bütün güçleri
dengelemek ve artırmak zorundadır.
Küçük bir çocukken
doğanın muazzam yapılarıyla ilk karşılaşmalarınızı hatırlayın; dağlar,
denizler, günbatımı ya da hareketli gökyüzü tarafından içinizin nasıl
kabardığını düşünün. Çocukken onları ilk gördüğünüzde aklınızdaki
düşüncelerden devleşmeye başlayanları, bugün hayatınızın merkezine
koyduğunuz odaklarınızı işaret etmektedir.
Tek başına sezgisel
akıl dağılıp gider. Tek başına sol beyin ise birleştirdiği milyonlarca
halkanın ucunda, işin başını sonunu, nedenini ve amacını unutur.
Sezgisel akıl
çıkarımlarını yaşar, hisseder ancak tekrarlamak, kullanmak, ifade
edebilmek konusunda zayıftır. Zincirleme zeka ise çıkarımlarını
anlamlandıracak, yorumlayacak güveni bulamaz çünkü çok sayıda verisi,
girdisi vardır ve emin olması zordur. Sanırım bu size doğunun ve batının
durumunu hatırlatıyor. Gezegenimizin dengesizliği bir yarısının
hislerinden ve doğasından, diğer yarısının ise insan aklının
ulaşabileceklerinden mahrum kalmış olmasıdır. Batı, anlamını yitirmiş,
heyecanını kaybetmiş, çıkış noktasını unutmuş durumda. Çağımızın en büyük
sorunu yabancılaşma ve post modernizmin meşhur sıkıntısının ve
bıkkınlığının nedeni budur.
Batı düşüncesinin
doğduğu Aydınlanma Çağında insan keşfettiği aklının gücüyle
ehlileştirilmiş, düzenli ve öngörülebilir doğanın hayalini kurdu. Neden
sonuç yasalarıyla her şeyin ve kendi varlığının sırlarını çözebileceğine
inanmıştı. O çağdan bu yana insanlık önemli yollar kat etti ancak insan
algılarının ve beyninin kullanılabilir kapasitesini artırmak konusunda,
evrenle ve doğayla bütünleşmişlik hissi ve yaşamın tadını alabilmek
konusunda geriye gitti. Her bilgi yeni bilinmeyenler doğurdu ve bu koşunun
düşünüldüğünden çok daha uzun süreceği anlaşıldı. Ancak insanın bir
özelliği daha vardı. Bu zincirleme bilgi birikimine bağlı kalmadan
geçmişten ve gelecekten noktalar işaret edebilen sezgisel aklı.. Var oluşu
ve kendi anlamı konusunda bilimsel bilginin ötesinde cevaplar üreten
hisleri.. Bu hisler ilhamını doğadan ve insanın kendi doğası olan
vücudundan alıyordu. Tarihe ve bilimlerin gelişimine baktığımızda sezgisel
aklın bir nokta gösterdiğini ve zincirleme zekanın o noktaya giden yolu
inşa ettiğini görebiliriz.
Denge / Meditatif
dans - Klasik Bale ve Yoga
Meditatif dans
oluşurken bu ikiliği oluşturan parçaların geliştirilmesi ve dengelenmesi
ilk hedef olmuştur. Doğuyu ve batıyı, sezgiyi ve aklı birleştirmek ve
kendi gerçekliğimiz bedenimiz üzerinde gelişimlerini izleyerek, onlara
uyum kazandırmak için Klasik Bale ve Yoga buluşur.
Klasik Bale Batı
düşüncesinin patlama ve çıkış noktası olan Aydınlanma Çağının ürünüdür.
İnsanın bedenini mükemmel bir şekilde eğitebileceği ve ona hükmedebileceği
düşüncesiyle çıkmıştır. İtalya’dan Fransa’ya daha sonra Rusya’ya
taşınmıştır. İnsana sadece insana, bireye değer veren düşüncenin ürünüdür.
Referansı insan aklıdır. Tabii ki doğadan esinlenmiştir ancak doğaya değil
insan aklına hayranlık duyar. Doğaya karşı insan aklını yüceltir.
Yoga ise insanın
doğanın bir parçası olduğu gerçeğiyle şekillenmiştir. Kendini tümüyle
sezgilere bırakır. Zihni, mantığı ve aklı susturur. Doğanın bir parçası
olarak insan bedenini sahibine yani doğaya bırakır. Gözünü hayvanlara ve
bitkilere, gönlünü güneşe ve yıldızlara dikmiştir. O da bir bilincin
peşindedir. Ancak insan aklını aşan ve görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz
her şeyi içine alan bir bilinçtir bu. Yoga içedönüşün, saf gerçekliğin
kültürüdür. Doğanın dilini, sonsuzluğun fikrini taşır.