|

Ünlü Alman işlev bilimcisi
Pflüger dirimsel enerji ile ateş arasında azot ve karbon türeten
işlevsel bir ilinti bulunduğunu düşlemiştir. Varsayımı doğruydu.
Viyanalı Kammerer gibi büyük dirimbilimciler, elektrikle,
mıknatıslılıkla doğrudan ilintisi bulunmayan özgül bir dirimsel
enerji’nin bulunduğunu varsaymışlardır.
Kammerer: Dirim adını
verdiğimiz doğal süreçlerde rastlanan kendine özgü bir enerjidir. Sadece
‘canlı cisim’ terimiyle gösterdiğimiz doğal yapılarda bulunmaz; en
azından billurların oluşum sürecinde rol oynar. Bundan dolayı, her türlü
yanlış anlamayı önlemek üzere ona dirimsel enerji değil, oluşturucu
enerji adı verilmelidir. Bugün bilinen doğal enerji biçimlerinden
hiçbirine indirgenemese de, doğaüstü bir yanı yoktur, gizemli bir
‘dirimsel güç’ değildir. (Aristo, Driesch)Biçim yaratıp değiştirmenin ve
dirimin türlü görüngülerine bağlı sahici doğal enerjidir, tıpkı elektrik
enerjisinin elektrikli görüngülere, kimyasal enerjinin de kimyasal
dönüşümlere bağlı oluşu gibi. Bu dirimsel enerji, sıcaklığın devinime,
devinimin de sıcaklığa dönüşmesi gibi, kimi koşullarda öbür enerji
biçimlerine dönüşebilir, enerjinin saklanması yasasına ayak uydurur.
........
Zamanının en büyük bölümünü
kendi içindeki doğal yaşamı kendi gözünden saklamaya harcayan varlık,
kendi dışındaki yaşamı kavrayamaz. Yaşam varlığını da üreyip yayılmasını
da ayıplama direğine bağlayan ve belirtilerini bilinçaltına iten canlı
varlıklardan oluşmuş bir toplum dirimsel işlevlerini yürütemez. Bilimsel
bilgileri olmadığı halde, dirimsel işlevle yalnız gizemciler,
tasavvufçular – mystique’ler ilinti kurabilmişlerdi.
Akkor
haline gelecek kadar ısıtılan ve sonra suyla şişirilen her madde
mavi
enerji kabarcıklarından
oluşmakta ya da ayrıştığı
zaman bu kabarcıklar ortaya çıkmaktadır. Pişmiş besinler, yumurta sarısı
ve iki binlik büyütmeyle bakıldığında bütün vitaminlerin ışığı müthiş
kıran, biçimleri düzensiz mavi kabarcıklardan oluştukları görülür. Kan
serumu için de durum aynıdır. Plastositler, al ve ak yuvarlar canlı bir
mavi ışık saçarlar. Durgun suda, tekhücrelileri besleyen bu mavi
kabarcıklar kum gibi kaynar.
Hayvan
kanının çevresine ışık saçması, ilk kez Gurwitsch tarafından
bulunmuştur. Dirimsel doğabilim açısından alyuvarlar acunsal enerjiyle
dolu keseciklerden başka bir şey değildir. Başlıca özelliği, acunsal
enerjinin ‘çekim gücü’dür.
Başlangıçta, toprak kökenli enerji kabarcıklarıyla alyuvarlar kendi
başlarına devinirler. Ancak, yavaş yavaş, bir kümelenme görülür:
genellikle, alyuvarlar kendilerinden daha büyük ve ağır bir enerji
kabarcığının çevresinde toplanır, gittikçe yaklaşıp sonra ona değerler.
Değdikleri an, güçlü bir ışıma göze çarpar. Cisimcikler birbirine
doğrudan değmedikleri, 0.5-1 mikron uzaklıkta kaldıkları zaman, toprak
kökenli enerji kabarcıklarıyla alyuvarlar arasında bağa benzeyen çok
ışıklı bir köprü kurulur. Bu köprü güçlü titreşimler geçirir, belirli
aralıklarla uzayıp, kısalır.
Toprak
kökenli enerji kabarcıklarıyla alyuvarlar arasında kaynaşma olmaz,
yalnızca bir ışın köprüsü kurulur. Aynı deney demir ve kömür kökenli
enerji kabarcıklarıyla yinelenebilir. Ancak, toprak kökenli enerji
kabarcıklarıyla mikroptan arıtılmış kandan türetilmiş mavi kabarcıklar
ya da öbür proteidler birbirlerinin içine girerler.
Acunsal enerji kabarcıkları canlı maddenin bütün temel işlevlerini
yerine getirirler: çekim, ışıma, ışın köprüsü ve kaynaşma. Bu işlevler
dirimsel enerji kabarcıklarının en belirgin nitelikleridir, çünkü
acunsal enerji yüklerini yitirmiş yaşam kabarcıklarında görülmezler.
Demek ki temelleri madde değil, enerjidir. Acunsal yaşam enerjisinin
kendine özgü işlevleridirler, mıknatıslılıkla, elektrikle hiç ilgileri
yoktur.
Canlı
hücre maddesi, makinede bulunmayan niteliklerinin yardımıyla
işlemektedir. Belli bir yapıya sahip olmadan işlemektedir. Varlığını,
maddesel bir yapıyla değil, özümlemeyle çözülme arasında kurulan bir
dengeyle, yani bir işlevle sürdürür. İşlev kesildiği an, özdeksel
yapı bozulur. Özdeksel yapı bile canlı hücre maddesinin işlevine
bağlıdır.
………………
Dirimsel yürek atmasında gözlediğimiz açılıp-kapanma’dan bütün öbür
karmaşık işlevleri çıkarmak elimizdedir. Canlı özdek, cansız özdeğin
tersine, yürek atışına benzer bir titreşim içindedir. Bize, dirimsel-
türeyimin (biogenes’in) gizini açan anahtarı kıpırtısızlıktan yürek
atışına geçiş sağlar.
Genel
devinme isteksizliği, haz kaygısı ve düşme korkusu Reich için köreltici
dirimsel bozukluk belirtileridir; ‘Düşme kaygısıyla denge duygusunun
bozulmasını birbirine bağlarsak, düşme korkusunun denge bozukluğuna yol
açmadığını, tersine denge yetisindeki bozukluğun düşme korkusu
yarattığını görürüz. Düşme korkusu vücudun sinir ağındaki dirimsel
bozukluğun nedeni değil, akıl düzeyindeki anlatımıdır.’
HAVAKÜREDEKİ YAŞAM ENERJİSİNİN GÖRÜLÜR KILINMASI
Birkaç
hafta boyunca, boş kutudaki ışımayı inceledim. Hiçbir değişime
rastlayamadım. Hava ister güneşli ister yağmurlu, ister nemli ister
kuru, ister gündüz ister gece olsun, ışın- yayımı aynıydı. Demek ki,
güneşe bırakılmış kauçuk eldiven gibi, doğrudan güneş ışınlarından
geliyor olamazdı. ‘Her yerden’ geliyordu: geriye, bu ‘her yer’
sözcüğüyle ne demek istediğimizi belirtmek kalıyordu.
1940
yazında, tatile çıktım ve New- England’ın Maine bölgesinde dolaştım. Bir
gece, henüz çözemediğim bilmecelerin ağırlığı altında, gölün üstündeki
göğe bakıyordum. Ay Batı’da, ufuk çizgisine yakın bir yerdeydi; Doğu’da,
göğün tam karşı kesiminde, pırıl pırıl parlayan yıldızlar gözüme çarptı.
Göğün en tepesindeki yıldızların, ufka yakın olanlardan daha az
parladıklarını şaşkınlıkla fark ettim. Yıldızların yanıp sönmesi ışığın
dört bir yana yayılmasına bağlı idiyse, parıltının her yerde aynı
yoğunlukta olması, ayın yakınındaysa artması gerekirdi. Oysa, tam
tersiydi.
Hemen
bir tahta boru kaptım, içinden birkaç yıldıza baktım. Derken, salt
rastlantıyla, tüm o yıldızlar arasında, göğün kapkaranlık bir noktasına
çevirdim gözümü. Büyük bir şaşkınlıkla, yalın dürbünümün yuvarlak görüş
alanı içersinde son derece canlı bir yanıp sönme, ardından da göz
kamaştırıcı ışık çizgileri gördüm. Boruyu aya doğru çevirdikçe, görüngü
yavaş yavaş yok oldu. Özellikle göğün en karanlık noktalarında,
yıldızların arasında göze çarpıyordu. Deney aygıtımda kaç kez
incelediğim yanıp sönmelerin, parıltıların, ışıklı nokta ve çizgilerin
aynısıydı bunlar. Deney kutum gizemini yitirmişti, görüngü
açıklanıyordu: İçinde yaşam kabarcığı üretilen deney tüplerinin
bulunmadığı kutumdaki ışıma havaküreden geliyordu. Havaküre, o güne dek
hiç sözünü işitmediğim bir enerjiyle doluydu.
WILHELM REICH .. 1942
-1945 ‘The Discovery of the ORGONE’
Çeviri: Bertan Onaran –
1983. Payel
yukarı
www.meditatifdans.com
e-mail:
bilgi@meditativedance.com
|