Bu bölümde tarih, psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi sosyal bilimlerden,
matematik, fizik, genetik gibi bilim dallarına, sosyal yaşamdan iç dünyamıza
varana kadar çeşitli konularda önemli araştırmalar yapmış kişilere ve
tüm çağı etkileyen teori, bulgu ve çalışmalarına yer vereceğiz.
Analitik psikanalizin kurucusu olarak kabul edilen ve Bilim Çağı'nın Prensi
olarak adlandırılan Carl Gustav Jung ilk konuğumuz.
Jung ve insan zihni /insan bilinci / eşzamanlılık konularındaki
çalışmalarına aşağıda özetle yer veriyoruz.
CARL
GUSTAV
JUNG
Psikanaliz alanındaki çalışmalarıyla bir asra damgasını vuran Freud
terapinin amacının bilinçaltını bilinçli hale getirmek söylemişti. Ve bir
teorisyen olarak bunu çalışmalarının baş hedefi yaptı. Fakat aynı zamanda
bilinçaltını pek de hoş bir şey olarak algılamamamıza yol açtı; burası
yanan arzuların , kötü huylar ve cinsel tutkuların derin çukuru, korkulu
deneyimlerin gömüldüğü bir yerdi. Bu haliyle bilinç yüzeyine çıkarmak
isteyeceğimiz bir şey değildi.
Onun genç çalışma arkadaşlarından Carl
Gustav
Jung ise içimizdeki bu uzayı araştırmayı hayatının ve çalışmalarının amacı
yapacaktı. Jung Freudyen teoriyle güçlenmiş temelinin yanında mitoloji,
din ve felsefe alanlarında derin bir bilgiye sahipti. Özellikle Siyonizm,
Kimya, Kabala ve Hinduizm ve Budizm’deki benzerleri gibi karmaşık mistik
geleneklerin sembollemeleri konusunda oldukça bilgiliydi.
Jung ayrıca rüyalar ve zaman zaman görüntülerle ileriyi algılama
kapasitesine sahipti. 1913 sonbaharında dev bir selin Avrupanın büyük bir
bölümünü içine alarak doğduğu yer olan İsviçre’nin dağlarında durduğu
hayalini gördü. Yüzlerce insan sularda boğuluyor ve medeniyet yıkılıyordu.
Ardından sular kana dönüşüyordu. Bu görüntüyü daha sonraki haftalarda
sonsuz kışın, kandan nehirlerin rüyaları takip etti. Jung bunun bir
psikoza dönüştüğünden endişe etmeye başlamıştı.
Aynı yılın Ağustos’unda 1. Dünya Savaşı başladı. Jung bir bağlantı
olduğunu hissetti; bir birey olarak kendisi ve genel anlamda insanlık
arasında açıklanamayan bir tür bağlantı vardı. Jung o tarihten 1928’e
kadar, daha sonraki tüm teorilerinin temelini oluşturacak ve bir bakıma
acı veren bir benliğini arama sürecine girecekti.
Jung tüm rüyalarını, fantazilerini, hayallerini dikkatlice kaydetmiş;
ayrıca onları çizerek, resmederek ve heykellerini yaparak göz önüne
sermiştir. Deneyimlerinin kendilerini kişileştirme eğiliminde olduklarını
gören Jung, bu keşfinin sonunda yaşlı bir bilgin ve onun yanındaki küçük
bir kızla karşılaşmıştır. Yaşlı bilgin bir dizi rüyadan sonra bir tür
ruhsal rehber haline dönüşmüş; küçük kız ise dişi ruh “anima”yı temsil
ederek onun biliçaltının derinlikleriyle iletişime geçmesinde temel araç
olmuştur.
Jung’un anlatımıyla bilinçaltının kapısında derimsi
kahverengi bir cüce bekliyordu. Bu, Jung’un egosunun ilkel yoldaşı “gölge”
idi. Jung rüyasında kendisinin ve cücenin “Siegfried” adını verdiği
sarışın güzel bir genç kızı öldürdüğünü gördü. Jung’a göre bu, bir süre
sonra tüm Avrupada derin bir üzüntü yaratacak zafer ve kahramanlık
düşkünlüğünün tehlikelerine işaret eden bir uyarıydı –aynı zamanda da
kendisinin Sigmund Freud’u kahramanlaştırma eğiliminin tehlikeleri
hakkında bir uyarı!
Jung ölüler ile ilgili de pek çok rüya gördü; ölüler, ölülerin toprakları
ve ölülerin yükselişi hakkında. Bunlar tamamıyla bilinçaltını temsil
ediyordu –Bu Freud’un üstünde fazlaca durduğu nispeten “küçük” kişisel
bilinçaltı değil, tüm insanlığın kollektif
bilinçaltıydı ve tüm ölüleri, kişisel hayaletlerimiz de dahil,
kapsayabilirdi. Eğer mitolojiyi, geçmişi yeniden anımsayabilirsek, bu
hayaletleri de anlayabilecek, ölülerden huzursuz olmayacak ve zihinsel
hastalıklarımızı iyileştirebilecektik.
Jung’u eleştirenler basitçe Jung’un kendisinin de tüm bunlar olurken hasta
olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat Jung’a göre ormanı anlamak istiyorsanız,
yalnızca kıyıda bir ileri bir geri gezinmekle yetinemezsiniz. Ona
yaklaşmalı ve içine girmelisiniz, ne kadar tuhaf ve ürkütücü görünürse
görünsün…
Eşzamanlılık –Jung’un Gerçekliğe Yanıtı
Bilim Çağının prensi olarak bilinen ünlü düşünür Carl Gustav Jung,
çalışmalarıyla entellektüel dünyanın devi haline gelmiştir. Jung, analitik
psikanalizin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Freud’un yakın bir
çalışma arkadaşı olan Jung 1914’te ondan bağımsız olarak kendi analitik
psikoloji ekolünü oluşturmuştur. Jung’un kurum testleri, ESP, öngörü,
nedensel astrolojik kesişimlerin bağladığı “anlamlı rastlantılar”
üzerindeki çalışmalarından elde ettiği bilgiden aldığı ilham, ümit verici
ama tamamlanmamış istatistiki verilerden güç alan ipuçlarıyla birleşince
bu, bir kollektif bilinçaltı teorisinin gelişmesini sağlamakla kalmamış
aynı zamanda kültürel araştırmalar, özellikle mitoloji ve din üzerine
yapılan çalışmalar üzerinde önemli etkiler doğurmuştur.
Jung her ne kadar bilimselliğin gücüne inanıyor ve gerçeği bulma yolunda
uygulamacı methodları herkes kadar kullanıyorduysa da, bilimsel anlayışın
doğal ve sosyal dünyaların insan-dışılaştırılmasına yol açtığını
söylemiştir. “Doğal fenomenleri daha önceden olduğu gibi bilinçsizce
kabulleniş kayboldu”. Sorunun temeli ontolojik iddiaların standart
karmaşık kümesinde yatar. Jung, ısrarla zihnin öğelerinin en az dış
dünyada gördüklerimiz kadar gerçek olduğunu vurgulamıştır; kastettiği şey
açıkça ortadadır ve kimse reddedemez.
1951’de İsviçre’deki Eranos Konferansında verdiği bir derste, Jung klasik
eşzamanlılık olarak gördüğü olaylara örnekler vermiş ve bunları zihinsel
olayların hem rüyalarda hem de uyanıklık halinde kollektif bilinçaltını
sembolik ve fiziksel varlık eş düzlemlerinde etkilemekle kalmayıp ondan
etkilendiklerine ve çoğu zaman zaman, uzay ve istatistiki olasılık
kavramlarını aştıklarına bir kanıt olarak göstermiştir.
TEORİ
Jung’un teorisi, insan zihnini 3 bölüme ayırır. Bunlardan ilki Jung’un
bilinçli akıl olarak tanımladığı ego’dur.
Bununla yakından bağlantılı ikinci bölüm ise kişisel
bilinçaltıdır ve o an için bilinç düzeyinde olmayan ama bilinç
düzeyine çıkabilecek herşeyi içerir. Kişisel bilinçaltı pek çok kişinin
algıladığı bilinçaltı şekline benzer; akla kolayca getirilebilecek olan
anıları ve bastırılmış olan diğerlerini kapsar. Ama içgüdüler, Freud
teorisinin aksine, bunun dışındadır.
Jung’un insan zihni hakkındaki teorisine eklediği üçüncü bölüm aynı
zamanda teorisini diğerlerinden çarpıcı bir biçimde ayırır;
kollektif bilinçaltı. Bunu ruhsal kalıtım
olarak da adlandırabiliriz. Burası bir tür olarak edindiğimiz tüm
deneyimlerin depolandığı yerdir; hepimiz bu bilgiyle doğarız. Yine de
hiçbir zaman doğrudan bunun bilincinde olamayız. Burası tüm
deneyimlerimizi ve davranışlarımızı etkiler, en çok da duygusal olanları.
Fakat biz bunu ancak dolaylı olarak, etkilerini görerek anlayabiliriz.
Kollektif bilinçaltının etkilerini
diğerlerinden çok daha açık bir şekilde gösteren bazı deneyimler vardır:
İlk görüşte aşk, deja vu (o anı daha önce yaşamışsınız hissi) ve birtakım
sembolleri ve bazı mitlerin anlamını hemen farketme gibi deneyimlerin tümü
dış gerçekliğimizin kollektif bilinçaltıyla ani kesişimi olarak
düşünülebilir. Daha geniş anlamda düşündüğümüzde, tüm dünyadaki ve tüm
zamanlardaki sanatçı ve müzisyenlerin paylaştığı yaratıcı deneyimler, tüm
dinlerdeki mistiklerin ruhsal deneyimleri ya da rüyalardaki,
fantazilerdeki, mitolojilerdeki, peri masallarındaki ve edebiyattaki
parallellikler kollektif bilinçaltına birer örnektir.
Buna güzel ve son zamanlarda oldukça tartışılan bir örnek de ölüme
yaklaşma deneyimleridir. Ölüme oldukça yaklaştıktan sonra hayata
döndürülen pek çok farklı kültürel altyapıya sahip bir çok insan birbirine
oldukça benzeyen deneyimlerden söz etmiştir; bedenlerini terk
ettiklerinden, bedenlerini ve onları çevreleyen olayları net olarak
gördüklerinden, ucunda parlak bir ışık olan uzun bir tünele
itildiklerinden ve kaybettikleri yakınlarının ya da dinsel figürlerin
onları beklediğinden ve bu mutlu anı yaşarken bedenlerine geri dönmekten
duydukları düş kırıklığından bahsetmişlerdir. -Belki de hepimiz ölümü bu
biçimde deneyimlemek üzere yapıldık-
Arketipler
Kollektif bilinçaltını oluşturan öğelere
arketipler –modeller- adı verilir. Jung onları dominantlar, mitolojik ya
da ilkel figürler olarak da adlandırmıştır. Bir arketip, bir şeyi belirli
bir yolla deneyimlemeye yönelik öğretilmemiş bir eğilimdir.
Arketipin kendine has bir biçimi yoktur, ama gördüğümüz ya da yaptığımız
şeyler üzerinde “düzenleyici bir ilke” rolünü üstlenir. İşleyişi Freud’un
teorisindeki içgüdülerin işleyişiyle aynıdır: Bir bebek başlangıçta sadece
yiyecek bir şeyler ister, istediğinin ne olduğunu bilmez. Yine de içinde
belli şeylerle tatmin edilip bazılarıyla edilemeyecek belli belirsiz bir
arzu vardır. Büyüyen çocuk ise tecrübeyle birlikte açken çok daha belirgin
bir şey istemeye başlar; bir şişe, bir kurabiye, ya da mantarlı pizza gibi..
Bir arketip uzaydaki bir kara deliğe benzer; orada olduğunu yalnızca içine
çektiği madde ve ışık sayesinde anlayabilirsiniz.
Anne Arketipi
Atalarımızın hepsininin anneleri vardı. İçinde ya bir anne ya da anne
yerine geçen bir figürün yer aldığı bir ortamda yetiştik. Güçsüz
bebeklerken bizi besleyen kişi ile bağımız olmaksızın yaşayamazdık. Bu da
bizim bu evrimsel ortamı yansıtacak şekilde “tasarlandığımız” sonucunu
doğuruyor: bir anne istemeye, onu aramaya, tanımaya, onunla ilgilenmeye
hazır olarak dünyaya geldik.
Bu yüzden anne arketipi belli bir tür ilişkiyi, “annelik” ilişkisini
tanımamızı sağlayan doğuştan gelen bir yeteneğimiz. Jung , bu konunun
biraz soyut olduğunu ve bu arketipi dünyada, belirli bir kişi üzerinde –çoğunlukla
kendi annelerimiz- yansıtma eğiliminde olduğumuzu söyler. Çevrede bu
arketipi yansıtacak belli bir kişi bulunmadığında bile, bu arketipi
kişiselleştirerek bir mitolojik “roman” karakteri haline dönüştürmeye
çalışırız. Bu karakter, arketipi sembolize etmektedir.
Anne arketipi ilkel ana ya da mitolojideki toprak ana ile sembolize edilir;
batı inanışlarında Havva ve Meryemle, ve kilise, ulus, veya bir orman ya
da okyanus gibi daha kişisel sembollerle. Jung’a göre, zihnindeki anne
arketipinin ihtiyaçları gerçek annesi tarafından karşılanamayan bir kişi
ileriki yaşamında kilisede huzur aramaya veya kendini anavatanıyla
özdeşleştirmeye, Meryem ana figürünü imgelemeye ya da denizde yaşamı
seçmeye eğilim duyacaktır.
Mana
Öncelikle şu anlaşılmalıdır ki, bu arketipler, Freud’un içgüdüleri gibi
biyolojik değillerdir. Daha çok ruhsal isteklerdir. Örneğin, eğer
rüyanızda uzun cisimler gördüyseniz, Freud bunların phallus’u ve
nihayetinde seksi sembolize ettiği yorumunu yapabilir. Fakat Jung’un çok
daha farklı bir bakış açısı vardır. Ona göre açıkça bir penis gördüğümüz
rüyalar bile doyurulmamış bir seks ihtiyacından daha farklı şeylere işaret
ediyor olabilir.
İlkel topluluklardaki phallic sembolerin doğrudan seksle ilgili olup
olmadıkları şüphelidir. Bunlar genellikle mana’yı, yani ruhsal gücü
sembolize ederler. Bu semboller özel zamanlarda canlandırılarak toprağı
bereketlendirmek, mahsulleri ya da balıkları artırmak veya birini
iyileştirmek için çağrılmaktadırlar. Penis ve güç, semen ve tohum, gübre
ve bereket arasındaki bağlantı bir çok kültür tarafından anlaşılmıştır.
Gölge
Seks ve yaşam içgüdüleri Jung’un sisteminde de genel olarak temsil
edilmektedir. Onlar Jung’un gölge adını verdiği arketipin bir parçasıdır.
İhtiyaçlarımızın hayatta kalma ve üreme içgüdüleriyle sınırlı olduğu,
kendimizin bilincinde olmadığımız ilkel insandan, “hayvan” geçmişimizden
gelen bir parça.
Gölge, egonun karanlık yüzüdür; potansiyel kötülüğümüz genelde burada
saklanmaktadır. Gerçekte gölgenin bir etiği yoktur; iyi ya da kötü
değildir, tıpkı hayvanlardaki gibi. Bir hayvan yavrularını şefkatle sevme
ve avlarını yiyecek için vahşice öldürme yeteneklerine sahiptir. Ama
ikisini de yapmayı seçmez. Ne isterse onu yapar. O “masumdur.” Fakat bizim
insani bakış açımızdan, hayvanların dünyası vahşi ve acımasız görünür, bu
yüzden de gölge, kişiliğimizin itiraf edemediğimiz yanlarının saklandığı
bir çöp kutusu haline gelir.
Gölgenin sembolleri, yılan, ejderha, canavarlar ve şeytanlardır. Gölge
çoğu zaman bir mağaranın ya da su dolu bir havuzun; kollektif bilincin
girişinde bizi bekler. Bir daha rüyanızda şeytanla mücadele ettiğinizi
gördüğünüzde fark edeceksinizdir ki mücadele ettiğiniz yalnızca
kendinizdir.
Persona
Persona sosyal görüntümüzü
temsil eder. Persona sözcüğü person –kişi ve personality –kişilik
sözcükleriyle bağlantılıdır ve Latincede maske anlamına gelen mask
sözcüğünden gelmektedir. Persona kendinizi dış dünyaya göstermeden önce
taktığınız maskedir. Her ne kadar bir arketip gibi başlasa da, onun
farkına vardıktan sonra kollektif bilinçaltından en uzak olan yanımız
olduğunu görürüz.
Bu en iyi haliyle, toplumun bizden istediği rolleri yerine getirirken
hepimizin vermek istediği “iyi imaj”dır. Fakat bu aynı zamanda insanların
düşüncelerini ve davranışlarını yönlendirmek için kullandığımız “yanlış
imaj” da olabilir. En kötüsü de bunu asıl doğamız zannedebilmemizdir.
Bazen nasıl görünmek istiyorsak öyle olduğumuza inanırız.
Anima ve animus
Hayatta oynamak zorunda olduğumuz dişi ya da erkil rol kişiliğimizin –persona’nın
bir parçasını oluşturur. Pek çok insan için bu rol fiziksel
cinsiyetleriyle belirlenmektedir. Fakat Jung da Freud, Adler ve diğerleri
gibi, biseksüel bir doğaya sahip olduğumuzu hissetmiştir. Yaşamımıza bir
fetus olarak başladığımızda, farklılaşmamış cinsel organlara sahiptik;
bunlar ancak zamanla ve çeşitli hormonların etkisiyle dişi ya da erkek
halini almıştır. Aynı şekilde bir bebek olarak sosyal yaşamımıza
başladığımızda, sosyal açıdan ne erkek ne de dişiydik. Fakat neredeyse
eşzamanlı olarak -pembe ve mavi kurdelalar gibi şeylerle – bizi yavaş
yavaş erkeğe ya da kadına dönüştüren toplumun etkisine girmişizdir.
Tüm toplumlarda erkek ve kadın rollerinden beklentiler farklıdır; bu
genellikle üremedeki farklı rollerimizi temel alır, fakat çoğu zaman
tamamen geleneksel bir çok detayı da içerir. Günümüz toplumunda, hala bu
geleneksel beklentilerin izlerini taşırız. Kadınların hala daha şefkatli
ve daha az agresif olmaları, erkeklerin ise hala güçlü ve duygusal açıdan
dayanıklı olmaları beklenir. Jung’a göre bu beklentiler bizim
potansiyelimizin ancak yarısını geliştirebildiğimizi gösterir.
Anima, erkeklerin kollektif bilinçaltındaki dişi yanı, animus ise
kadınların kollektif bilinçaltındaki erkil yanı temsil etmektedir. İkisi
birlikte “syzygy” olarak adlandırılır. Anima anlık ve sezgisel davranan
genç bir kız, ya da bir cadı veya toprak ana olarak kişileştirilebilir.
Genellikle derin duygusallık ve hayatın gücüyle bağdaştırılır. Animus
yaşlı, bilge bir adam, bir sihirbaz, ya da çoğu zaman birden çok erkek
olarak kişileştirilebilir ve bu figür genelde mantıklı, gerçekçi ve hatta
tartışmacıdır.
Anima ya da animus genel anlamda kollektif bilinçaltıyla iletişim
kurmamızı sağlayan arketiptir. Aynı zamanda aşk yaşamımızın büyük bir
bölümünden de sorumludur. Biz, bir antik Yunan efsanesinde söylenildiği
gibi, karşı cinste diğer yarımızı, Tanrıların bizden aldığı diğer yarıyı,
ararız. İlk görüşte aşık olduğumuzda bu, zihnimizdeki anima ya da animus
arketipine oldukça uyan biriyle karşılaştık demektir.
Diğer arketipler
Jung, arketiplerin basitçe listeleyip ezberleyebileceğimiz belli gruplara
ayrılmadığını ve sabit bir sayılarının olmadığını söylemiştir. Bunlar
içiçedir ve gerektiğinde birbirleri içinde kolaylıkla eriyebilirler ve
mantıkları geleneksel türde değildir. Yine de Jung diğer belirgin
arketiplere şu örnekleri vermiştir:
Annenin yanında başka aile arketipleri de vardır. Baba, genellikle bir
rehber ya da bir otorite figürü olarak sembolize edilir. Ayrıca, aile
arketipi de vardır. Bu, kan bağını ve bilinçli nedenlerden daha derinlere
inen bağları temsil etmektedir.
Ve çocuk; mitoloji ve sanatta çocuklarla, özellikle bebekler ve diğer
küçük yaratıklarla temsil edilmiştir. Çocuk, geleceği, oluşu, yeniden
doğuşu ve kurtuluşu sembolize eder. Batılılar kış dönümündeki Noelde
İsanın doğuşunu kutlarken, bu dönem, güneşin kendilerine yeniden dönüşünü
kutlayan kuzeydeki ilkel kültürler için de geleceği ve yeniden doğuşu
temsil eder. Çocuk arketipi çoğu zaman diğer arketiplerle karışarak
çocuk-tanrıya ya da çocuk-kahramana dönüşür
Çoğu arketip öykü karakteridir. Kahraman bunların başlıcalarındandır. O
mana –güç kişiliğidir ve kötü ejderhaları yenen kişidir. O, temelde –bizim
öykünün kahramanı olarak sembolleştirdiğimiz- egoyu simgeler ve zamanının
çoğunda ejederhalar ve canavarlar kılığına bürünen gölgelerle savaşır. Ne
yazık ki kahraman, bir pozisyon olarak seçilebilmek için fazlaca saftır.
Sonuçta o, kollektif bilince giden yollara dikkat vermez.
Kahraman, sık sık bakireyi kurtarmak için yola çıkar. O, saflığı,
masumiyeti ve tecrübesizliği temsil etmektedir. Kahramana yolunda yaşlı,
bilge adam rehberlik eder. O animusun bir biçimidir ve kahramana kollektif
bilincin doğasını gösterir. Karanlık baba arketipi ise gölgeyi, gücün
karanlık yüzünün hakimini simgeler. Ayrıca bir hayvan arketipi de vardır;
insanlığın hayvan dünyasıyla ilişkilerini temsil etmektedir. Kahramanın
sadık atı buna bir örnek olabilir, yılanlar da çoğu zaman hayvan
arketipinin sembolü olmuşlardır ve oldukça zeki oldukları düşünülür.
Sonuçta hayvanlar doğalarına bizden çok daha yakınlardır.
Hakkında konuşulması daha güç bazı arketipler de vardır. İlk adam
bunlardan biridir ve batı dininde Adem’le sembolize edilir. Bir diğeri
Tanrı arketipidir; evreni anlamaya, olanlara bir anlam vermeye, herşeyi
bir amacı ve bir yönü varmış gibi görmeye olan ihtiyacımızı gösterir.
Hermafrodit, hem dişi hem erkek, karşıtlıkların birleşimini temsil eder.
Tüm arketiplerin en önemlisi ise benliktir. Benlik kişiliğin nihayi
birliğidir ve çember, haç ve Jung’un da pek çok kez resimlediği mandala
figürleriyle sembollenmiştir. Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde
yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir; bu bir geometrik figür gibi
olabileceği gibi renkli camdan bir pencere de olabilir. Benliği en iyi
temsil eden kişiliklendirmeler mükemmelliğe ulaştıklarına inanılan İsa ve
Buda gibi figürler olmasına rağmen, Jung mükemmelliğe gerçek anlamda ancak
ölüm anında ulaşılabileceğini düşünmektedir.
İnsan aklının dinamikleri
Zihnin bileşenlerinden onların işleme ilkelerine gelelim. Jung, bize 3
temel ilke sunmuştur. Bunlardan ilki Karşıtlıklar
İlkesi’dir. Her istek hemen bir karşıtına da işaret eder. Örneğin,
eğer içimde iyi bir düşünce varsa, derinlerde başka bir yerde karşıt bir
kötü düşünce bulunmaktadır. Aslında temel nokta şudur: İyilik anlayışına
sahip olabilmem için, bir kötülük anlayışım da olması gerekir, tıpkı
yükselişlerin düşüşler olmadan, siyahın beyaz olmadan varolamayacağı gibi.
Jung’a göre, zihnin gücünü (ya da libidosunu) yaratan karşıtlıklardır. Bu
bir pilin artı ve eksi uçlarına ya da bir atomun bölünüşüne benzer.
Enerjiyi yaratan zıtlıklardır; güçlü bir zıtlık güçlü enerji, zayıf bir
zıtlık zayıf enerji ortaya çıkarır.
İkinci ilke, Eşitlik İlkesidir. Zıtlıktan
doğan enerji her iki tarafa da eşit bir şekilde dağıtılır. Buna örnek
olarak 10-11 yaşlarında başımdan geçen bir olayı anlatayım. O yıllarda
zaman zaman yaralanmış, kötü durumdaki orman hayvanlarını iyileştirmeye
çalışıyordum. Fakat korkarım bunu yaparken sık sık onlara daha çok zarar
vermiştim. Bir keresinde yavru bir kuşu iyileştirmeye çalışıyordum. Fakat
onu kaldırırken bir an onu elimle ne kadar kolayca ezebileceğim düşüncesi
aklımdan geçti ve sarsıldım. Bu düşünceden hiç hoşlanmamıştım, ama düşünce
yadsınamaz biçimde oradaydı. Yani o yavru kuşu elime aldığımda, ona yardım
etmeye yönelik bir enerjim vardı, ama aynı zamanda içimde onu ezmek için
de eşit miktarda bir enerji vardı. Ben kuşa yardım etmeye çalıştım ve
enerji birtakım davranışlara dönüşerek yardım eylemini oluşturdu. Peki ya
diğer enerji? Ona ne oldu?
Bu, gerçekleştirmediğiniz isteğe karşı tutumunuza bağlıdır. Eğer bu isteği
kabullenir, onunla yüzleşir ve bunun bilincinde davranırsanız, bu enerji
zihninizin genel anlamda gelişmesini sağlar; diğer bir deyişle büyürsünüz.
Ama bunun yerine, bu kötü isteği hiç bir zaman duymamış gibi davranırsanız,
onu inkar eder ve bastırırsanız, enerji bir “kompleks”
in oluşumunda kullanılacaktır. Kompleks, bir konu etrafında kümelenen
bastırılmış düşünceler ve duygular paternidir. Eğer bir an için de olsa
kuşu ezme fikrinin aklınızdan geçtiğini inkar ederseniz, bu düşünceyi
gölgenin (karanlık yanınızın) önerdiği bir biçime sokabilirsiniz. Eğer
biri duygusal yanını inkar ediyorsa, duygusallığı anima –dişi yan-
arketipi içinde kendine bir yer bulabilir.
Sorun işte buradadır: Eğer tüm yaşamınız boyunca yalnızca iyiymişsiniz
gibi davranırsanız –sanki yalan söylemeye, aldatmaya, çalmaya ve öldürmeye
kapasiteniz yetmiyormuş gibi -, her iyilik yapışınızda diğer yanınız
gölgenin etrafında bir kompleks içine girer. Bu kompleks kendine göre bir
yaşam yaratmaya başlayacak ve sizi ele geçirecektir. Bir anda kendinizi
küçük yavru kuşların üzerinde zıpladığınız karabasanlar görürken
bulabilirsiniz. Eğer uzun sürerse, kompleks sizi yenebilmekte ve size
sahip olabilmektedir; bu çift kişilik gelişimine kadar varabilir.
Son ilke, Entropi İlkesidir. Bu,
karşıtlıkların bir araya gelme eğilimidir, böylece enerji azalabilir. Jung
bu fikri fizikten almıştır; entropi tüm fiziksel sistemlerin bir sona
doğru işlemeye olan eğilimine verilen addır, Böylece tüm enerji düzgün
biçimde dağılabilecektir. Örneğin odanın bir köşesinde bir ısıtıcınız
varsa, sonunda tüm oda ısınacaktır.
İnsanlar gençken karşıtlıklar uç noktadadır, bu yüzden oldukça çok
enerjiye sahibizdir. Yaşlandıkça, pek çoğumuz farklı yönlerimizle daha iyi
başa çıkarız. Daha az saf idealistizdir, ve hepimizin iyi ve kötünün bir
karışımı olduğumuzu fark ederiz. Karşı cins bize daha az tehlikeli görünür
ve giderek androjenleşiriz. Yaşlılıkta kadın ve erkek fiziksel olarak bile
daha çok birbirine benzer. Karşıtlıklarımızın üzerinde düşünebilme ve
benliğimizin her iki yanını da görme sürecine, “geçiş”
-transcendence-
adı verilir.
Benlik
Jung'a
göre, yaşamın
amacı benliği tanımaktır. Benlik, tüm karşıtlıkların ötesine geçişi ve
kişiliğinizin her yönünün eşit olarak sergilenmesini temsil eder. Artık ne
kadın veya erkek ne ego veya gölge, ne iyi veya kötü ne bilinçli veya
bilinçsizsinizdir, tüm bunları birlikte yaşarsınız. Hem bir birey, hem de
yaratılışın bütünlüğüsünüzdür, ve ikisi de değil.
Bunu zihniniz için yeni bir merkez, daha dengeli bir pozisyon olarak
düşünebilirsiniz. Gençken, egoya yoğunlaşır ve kişiliğin önemsiz detayları
hakkında hayıflanırız. İleriki yaşlarda ise, biraz daha derine odaklanır
ve herkese, tüm hayata, hatta evrene daha fazla yakınlaşırız. Benliğini
tanıyan bir kişi daha az bencil olacaktır.
EŞZAMANLILIK
Kişilik teorisyenleri uzun yıllar psikolojik süreçlerin mekanizma şeklinde
mi yoksa teleoloji yoluyla mı işlediğini tartışmışlardır. Mekanizma
düşüncesine göre, süreçler neden-sonuç ilişkisiyle işler. Birşey bir
diğerine yolaçar ve diğeri başkasını doğurur, ve bu böyle gider, böylece
şu anı geçmiş belirlemiş olur. Teoloji düşüncesinde ise gelecekteki bir
durum hakkındaki fikirlerimizle yönlendiriliriz, amaçlar, anlamlar,
değerler gibi şeylerle. Mekanizma determinizm ve doğa bilimleriyle
ilişkilidir. Teoloji ise özgür irade ile bağlantılıdır.
Psikoloji tarihinde, Freudyenler ve davranış bilimciler daha çok
mekanizmacı olarak, neo-Freudyenler, hümanistler ve varoluşçular ise
teleolojist olarak görülür. Jung, bunların her ikisinin de rolü olduğuna
inanır ve ayrıca üçüncü bir altenatif daha ekler;
eşzamanlılık.
Eşzamanlılık birbirine neden-sonuç ilişkisiyle ya da teleolojik olarak
bağlı olmayan, yine de aralarında anlamlı bir bağ olan iki olayın
gerçekleşmesini anlatır. Jung, birbiriyle
ilgisiz gibi görünen olayların aslında bilmediğimiz bir bütünün parçaları
olduğu için eşzamanlı meydana geldiğini söylemiş ve haberci rüyaları buna
örnek göstermiştir. İnsanlar zaman zaman rüyalarında birşeyler
görürler, örneğin sevdikleri biriyle ilgili bir olayı ve ertesi gün
gördüklerinin gerçekleşmiş olduğunu görürler. Bazen bir arkadaşımızı
aramak için telefonu kaldırırız ve arkadaşımızın zaten hatta olduğunu
görürüz. Çoğu psikolog bunları rastlantı olarak adlandıracak ya da
gerçekleşme ihtimallerinin düşündüğümüzden çok daha fazla olduğunu
göstermeye çalışacaktır. Jung ise bunların, bizim insanlarla ve genel
anlamda doğayla kollektif bilinç yoluyla nasıl bağlandığımızı gösteren
işaretler olduğunu söyler.
Jung kendi dini inançları hakkında pek ipucu vermemiştir. Yine de
eşzamanlılıkla ilgili bu olağandışı düşünce Hintlilerin gerçekliğe bakış
açısıyla kolaylıkla açıklanabilmektedir. Hint düşüncesine göre, kişisel
egolarımız okyanustaki birer ada gibidir: Oradan kendi dünyamıza ve
birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz.
Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile
bağlı olduğumuz gerçeğidir.
Hint inanışlarında dış dünyaya maya –ilüzyon- adı verilir ve Tanrının
rüyası ya da Tanrının dansı olarak düşünülür. Onu yaratan Tanrıdır, fakat
kendi başına bir gerçekliği yoktur. Kişisel egolarımız jivatman, yani
kişisel ruhlarımız olarak tanımlanır. Fakat onlar da ilüzyonun bir
parçasıdır. Gerçekte tek ve bir olan Tanrı Atman’ın birer uzantısıyızdır;
o kimliğini unutarak tamamen ayrı ve bağımsız olmuş, biz olmuştur. Fakat
hiçbir zaman tamamıyla ayrı değilizdir. Öldüğümüzde uyanır ve başlangıçta
kim olduğumuzu fark ederiz: tanrı.
Hayal kurduğumuzda ya da meditasyon yaptığımızda kişisel bilincimizin
derinliklerine iner, gerçek benliğimize, kollektif bilince gittikçe daha
çok yakınlaşırız. Bu ruh hali içindeyken, diğer egolarla –diğerleriyle
iletişime de özellikle açığızdır.
Eşzamanlılık Jung’un teorisini nadir teorilerden biri haline getirmiştir;
eşzamanlılık
sadece parapsikolojik fenomenlerin üstünde değildir, aynı zamanda onları
açıklamaya çalışmaktadır.
Biyografi
Carl Gustav Jung, 26 Temmuz 1875’te İsviçre’de küçük bir köy olan
Kessewill’de doğdu. İyi bir eğitime sahip geniş bir aile ile çevriliydi,
aralarında bir kaç rahip ve aykırı sayılabilecek kişiler de vardı.
6 yaşında Latince öğrenmeye başlayan Jung’un dil bilime ve edebiyata,
özellikle antik edebiyata derin bir ilgisi vardı. Jung, pek çok modern
Avrupa dilinin yanı sıra Eski Hint kutsal kitaplarının dili olan
Sanskritçe de dahil bir çok eski dilde yazılan yazıları okuyabiliyordu.
İlk kariyer seçimi arkeoloji olmasına rağmen, Basel Üniversitesinde Tıp
okuyan Jung, ünlü nörolog Krafft-Ebing’le çalışırken kariyerine
psikyatride devam etmeye karar verdi.
Mezuniyetinin ardından Zürih’teki Burghoeltzli Akıl Hastanesinde görev
alan Jung, burada şizofreni uzmanı (ve şizofreninin isim babası) Eugene
Bleuler ile birlikte çalıştı. Bir Freud hayranı olan Jung, onunla 1907’de
Viyana’da tanıştı. Anlatılanlara göre, tanıştıktan sonra Freud o gün için
tüm randevularını iptal etmiş ve birlikte 13 saat boyunca duramadan
konuşmuşlar. Freud sonunda Jung’u psikoanalizin prensi ve kendi mirasçısı
olarak görmeye başlamıştı.
Fakat Jung hiçbir zaman için Freud teorisini tamamen benimsemedi.
Aralarındaki ilişki 1909’da Amerikaya yaptıkları bir gezi sırasında
soğuklaşmaya başladı.
Birinci Dünya Savaşı Jung için oldukça acı veren bir kişilik testi dönemi
olmuştur. Bu aynı zamanda, dünyanın şimdiye kadar gördüğü kişiliğe dair en
ilginç teorilerden birinin de başlangıcını oluşturur.
Savaştan sonra Jung bir çok yer gezdi; Afrikadaki, Amerikadaki ve
Hindistandaki kavimleri inceledi. 1946’da emekli oldu ve 1955’de eşinin
ölümünden sonra gözlerden uzak yaşadı. 6 Haziran 1961’de Zürih’te öldü.
Kaynak:
Dr.
C. George Boeree