|
“Duruşu düzeltmek en
büyük amacımız. Doğru duruşu yakaladığınızda, ki bu uzun süreli bir
amaçtır, her şeye karşı doğru durmaya başladığınızı, kendi çizginizi
yakaladığınızı, tutarlılığınızı oluşturduğunuzu farkedersiniz. Bunun
sağladığı güven önünüzde hiçbir engel bırakmaz. Sırt, güç ve hafızanın
doğru kullanımını temsil eder. Güçsüz bir sırt, insanı yok edecek sürece
sizi sokar. Somut görüntüsü, kireçlenme, ağrılar ve kaymalar; duygu
dünyasında ise güvensizliktir. Bu, başka birçok olumsuzluğun da
kaynağıdır.”
Yaratılış ve Birikimli Seçilim
‘Bilim
gidebildiği yere kadar ilerlediğinde, aklın doğaya vermesi gerektiğinden
çok daha fazlasını doğadan aldığını anladık. Bilinmeyenin kıyılarında
acayip ayak izleri bulduk. Bu ayak izlerinin kökenini açıklayabilmek için
sağlam teoriler kurduk. Ve sonunda bu ayak izini bırakan canlıyı yeniden
üretmeyi başardık. O da ne? Bu iz bize aitti.!’
A. Eddington
Kozmolojinin öncülerinden E.A. Milne, 1935 yılında basılan başyapıtı olan “Görelilik,
Kütle çekimi ve Evrenin Yapısı” adlı kitabında şöyle bir sonuca
varıyordu: ‘Evreni benzettiğimiz sistem, anlaşılabilir bir sistemdir.
Yaratılış adını verdiğimiz yüce mantıksızlıktan başka hiçbir mantıksızlık
içermez. Yaratılış da aslında fiziğe göre mantıksızlık olabilir ama
metafiziğe göre değildir... Teorik kozmoloji daha derin felsefi bir
araştırmanın başlangıç noktasıdır.’
Bazı
bilim adamları, teologlara göre evrenin başlangıcının nasıl olduğunu
anlamak için savaşı kabul ettiler. Astronom Jastrow, kozmoloji
uzmanlarının ikilemini, teologlarca da çok sevilen şu sözlerle tanımladı:
‘Sanki bilim, yaratılışın üzerindeki giz perdesini kaldırmayı hiçbir zaman
başaramayacakmış gibi görünüyor. Mantığın gücüne inanan bilim adamı için
öykü, kötü bir rüya gibi bitiyor. Cehalet dağlarına tırmanmıştır; tam en
yüksek tepeyi fethetmek üzere yolunun üzerindeki son kayayı aştığı sırada
yüzyıllardır orada oturan teologlar (din adamları) tarafından
karşılanmıştır.’
Stephen Hawking’in işaret ettiği gibi, zamanın ve uzayın başlangıcı gibi
kavramların, gelişmekte olan Kuantum kütle çekimi teorisinden sonra
tanımlanması daha uygun olur. Bu durumda uzay-zamanın herhangi bir sınırı
yoktur. Evrenin sınır şartı, hiçbir sınırın bulunmamasıdır. Evren kendini
içerir ve kendi dışındaki hiçbir şeyden etkilenmez. Yaratılamaz ve yok
edilemez. Yalnızca olur. Bir başka deyişle, her zaman böyle olduğu için şu
anda da böyledir.
Kör Saatçi
Richard Dawkins, birikimli seçilim teorisini açıklamak için yazdığı
kitabına şöyle başlıyor;
‘Varlığımız bir zamanlar gizemlerin en büyüğü idi fakat artık çözümlendiği
kanısındayım. Gizemi Darwin ve Wallace çözdüler, biz onların çözümüne
dipnotlar eklemeyi sürdürüyoruz. Pek çok insanın bu derin soruya getirilen
zarif ve güzel çözümden haberinin olmaması, hatta inanılmaz bir şekilde
böyle bir soru olduğunun farkında bile olmaması beni şaşırttığı için bu
kitabı yazdım. Varoluşumuza ilişkin esin vermeyi istiyorum. Doğrusunu
söylemek gerekirse, tüyleri diken diken edecek bir gizem bu.
Gizem
büyüktür:
Bilgisayarlar bilinçli tasarlanırlar ve bilerek imal edilirler.
Bilgisayardaki sözcükleri anlamaya yarayan beynimiz ise, yaklaşık on
milyar kilo nöron içerir. Bu milyarlarca sinir hücresinin çoğunda, her
hücreyi başka hücrelere bağlayan ‘elektrik telleri’ var. Bunun da
ötesinde, moleküler genetik düzeyinde, vücuttaki bir trilyondan fazla
hücrenin her biri bir bilgisayarın
bin
katı, kesin bir doğrulukla şifrelenmiş dijital bilgi içeriyor. Canlıların
karmaşıklığı, tasarımlarındaki zarif verimle uyum içinde.

Çözüm
ise zarif:
Darwin’ci dünya görüşü yalnızca doğru değil, varoluşumuzun gizemini
çözebilecek tek kuramdır. Tek oluşu, kuramı iki misli daha tatmin edici
hale getiriyor. Darwincilik sadece bu gezegende değil, evrenin yaşam
barındırabilecek her yerinde doğrudur.
Darwincilik, şaşırtıcı derecede yalın bir kuram, özünde, kalıtsal
çeşitliliğin olduğu yerde, gelişigüzel olmayan üreme biçiminin uzun erimli
sonuçları olacağını söylüyor. Fakat unutmayalım ki, ne kadar yalın gözükse
de, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında Darwin ve Wallace akıl edene dek,
yani Newton’un Principia’sından 300 sene sonrasına dek, bu kuram kimsenin
aklına gelmedi. Nasıl oldu da böylesine yalın bir fikir Newton, Galileo,
Descartes ve Aristoteles düzeyindeki düşünürler tarafından keşfedilemeden
kaldı? Ve böylesine güçlü bir fikir nasıl oluyor da hala yaygın bilinç
tarafından benimsenmeden kalabiliyor?
Richard Dawkins, insan beyninin özel olarak Darwinciliği yanlış anlamak ve
inanılması güç bulmak için tasarlanmış gibi olduğunu söylüyor. Ve bunu
şöyle açıklıyor: Darwinciliğe inanmamamızın nedenlerinden biri de,
beyinlerimizin evrimsel değişime özgü zaman ölçeğinden tümüyle farklı
zaman ölçeklerinde geçen olaylarla uğraşmak üzere yapılanmış olmasıdır.
Saniyeler, dakikalar, yıllar ya da en fazla on yıllar alan süreçleri
anlamak üzere donanmışız. Oysa Darwincilik, tamamlanması yüz binlerce,
milyarlarca yıl sürecek kadar yavaş gerçekleşen birikim süreçlerine
ilişkin bir kuramdır. Neyin olası olduğuna ilişkin tüm yargılarımız bu
ölçekte müthiş yanlış çıkıveriyor.
Darwinciliğe karşı olanların en büyük iddiası, bu derecede bir
rastlantının var olamayacağıdır. Dawkins ise bunun bir rastlantı
olmadığını ve birikimli seçilim olduğunu söylüyor.
Karmaşık nesnelerin rastlantı ile bir araya gelmiş olması gerçekten
olasılık dışıdır. Ancak karmaşık bir şey, daha yalın şeylerden, rastlantı
sonucu varlık bulmuş olabilecek kadar yalın ilksel nesnelerden adım adım,
kerte kerte gelişen birikimli dönüşümlerin bir sonucu olarak varlık
bulabilir.
Oxford
Üniversitesinden fizikokimyacı Peter Atkins, kitabı ‘Yaratılış’ta şöyle
diyor: ‘Evrenin büyük bir bölümünün açıklanmaya ihtiyacı yoktur. Örneğin,
filler. Moleküller bir kez rekabeti ve kendi görüntülerine sahip başka
moleküller yaratmayı öğrendiler miydi, zamanı geldiğinde filler ve fillere
benzeyen şeyler etrafta koşuşturmaya başlayacaktır.
Darwin’in keşfettiği ve tüm yaşam biçimlerinin varoluşunu ve bir amacı
varmış gibi görünmesini açıkladığını artık bildiğimiz, kendiliğinden,
bilinçsiz, kör sürecin, yani doğal seçilimin hiçbir amacı yoktur. Doğal
seçilimin aklı ve düş gücü yoktur. Doğal seçilim geleceği planlamaz;
geleceği görme yetisi yoktur; öngörüsü yoktur. Doğal seçilim hiçbir şeyi
göremez. Doğal seçilimin doğanın saatçisi olduğu söylenecekse, bu
saatçinin kör olduğu da eklenmelidir.
Rastlantının antitezi gelişigüzel olmayan bir yolla hayatta kalabilmektir.
Yaşamın karmaşık tasarımı üzerine öne sürülmüş tek açıklama, tek işler
açıklama, yavaş yavaş ve kerte kerte gelişen birikimli seçilimdir.
İki
Evren
Öyleyse bu yoğun güç ne olabilir, ikinci bir gecenin varlığını
hissettiren..

Zihnimizin mimarlarından biri Platon’a göre eksiksizlik gelecek dünyayı,
ideal dünyayı beklemektedir. Evrende her şey ideali edimselleştirme özlemi
içindedir: tüm şeyler için böyle davranmak içgüdüseldir.
Kendini duyularımıza sergileyen fenomenal dünya, olgusal dünyanın bir
tasarımıdır. Öyleyse olgusal olan, ideal olana alt-güdümlüdür ya da onun
altındadır. Dahası, fenomenal dünya olgusal dünyaya karşılık gelmek için
sürekli çaba halindedir, başka bir deyişle kendini ideal dünya tarafından
belirlenen buyurgan kalıba doğru şekillendirmeye çalışır.
Tanrı, sanatçı, kozmosu kaostan tasarlar; usta bir zanaatçı gibi, düzensiz
ilksel özdeği, ideallerin tasarısına göre yeniden şekillendirerek düzenli
dünyaya varlık kazandırır. Yeni yaratılmış dünyanın ruhu –idealler-
bedeni ile birleşir; ve bedene güzellik, düzen, iyilik, yön ve amaç veren
ruhtur. Platona göre bireyin geçici duyusal yaşamı, ölümde sona erer ve
birey o zaman kendisinden geldiği ve ona uymak zorunda olduğu ideal
dünyadaki, olgusal evrendeki varoluşa geri döner.
Peygamberlerin çoğu da diğer evrenlerden, diğer dünyalardan bahseder.
Son
peygamberin bu iki dünyayı birleştiren eşiğe kadar yükseldiği, orada bir
yüz ile karşılaştığı söylenir. Rivayetlere göre bu yüz kendisininkidir.
Birikimli
seçilim ve yaratılış efsaneleri, bilimsel enerji çalışmalarıyla biraraya
geldi. Yüzyıllardır aslında oldukları gibi..
Cevaplar insanın
içine ve dışına yaptığı yolculuk ile gelişti ve içiçe geçti.
Doğu
felsefelerinin işaret ettiği, enerji zihin dünyasında belirene kadar,
evrim teorisinin vahşi yorumları, mükemmel ırk yaratma rüyalarına kadar,
merceklerini saptırabilmişti.
Paralel
evrenler
Paralel evrenler konusuyla ilgili ilk kapıyı
açan kişinin Albert EINSTEIN
olduğu biliniyor. Einstein'ın ünlü genel rölativite teorisinde paralel
evrenleri birbirine bağlayan "köprülerden" söz edilir.

Einstein - Rosen Köprüsü
Einstein ve yakın
çalışma arkadaşı Nathan Rosen'in bu kara delik tünelletini matematiksel
olarak kabul ettikleri ve inceledikleri biliniyor. Einstein ve Rosen, bu
çalışmalarının sonucunda şaşırtıcı bir şey keşfettiler: Kara Delik
tünellerinin dibi yoktur! yani sonu yoktur.Burada, uçlarından birbirlerine
bağlı iki huni söz konusudur.Birleştikleri nokta, tünelin "boğaz" kısmını
oluşturur. Dolayısıyla tünelin bir ucundan giren bir nesne, merkezdeki ya
da boğazdaki olağanüstü çekimin etkisiyle, tünelin öbür ucundan dışarı
fırlatılır. Öyleyse öbür yanda ne vardır? Öbür yan, yeni bir evrendir,
ilkinden tamamıyla farklı bir evrendir bu. İşte bu iki evreni birbirine
bağlayan tünele
Einstein-Rosen köprüsü adı verilir.
yukarı
www.meditatifdans.com
e-mail:
bilgi@meditativedance.com
|