|
Geçmiş ve anılar hatırlandığı kadar varlar..
Hatırlamak yaratmanın eş ortağı
Marcel Proust, küçük yaşından beri nefes tıkanıklığına
müptela imiş, bu yüzden bünyesi serilip serpilememiş, kavruk ve cılız kalmış;
erginlik ve gençlik yıllarının büyük bir kısmı, kendisini sık sık yoklayan
krizler ve sıtmalarla yarı kür yerlerinde dolaşmak, yarı odasına kapanıp
kalmakla geçmiş ve olgunluk çağına erdikten ölünceye kadar da hemen hiç yataktan
kalkamamıştır. Gene bu inatçı, onulmaz dert yüzündendir ki, Proust’da,
çocukluğundan beri bütün yakınlarının gözüne çarpan bir içlilik, bir alınganlık,
bir ince hislilik, bir gönül coşkunluğu ve durmaksızın işleyen bir muhayyilenin
had alametleri görülmüştür. Buna hekimler ‘hiper-sensibilite’ adını takmışlardı.
Proust için tek bir teselli kalmıştı; o da geçmiş
zamanın iyi günlerini ‘hatırlamak’tı. Bir kronometre gibi şaşmaz hafızası bu
geçmiş zamanı dakikalarına, saniyelerine varıncaya kadar birer birer tekrar
ediyor; çocukluğunda gördüğü bir aile sahnesinin, gençliğinde tanıdığı bir güzel
kadın çehresinin, karşısında hayran kaldığı bir manzaranın, gezindiği deniz
kıyılarının ve dinlediği bir müzik nağmesinin tesirlerini sanki, o anda
duymaktaymış gibi yeniden yaşıyor; çoktan ölmüş annesinin tatlı ve şefkatli
yüzünün alnından öpmek üzere kendine doğru eğildiğini görür gibi oluyor ve
cemiyet hayatında rast geldiği, dostluk ve ahbaplık ettiği nice aşina simaların
her birini, kendine mahsus karakteri, mizacı, ihtirası, fazileti veya ayıbı ile
birer birer çağırıp etrafına topluyordu.
Proust, ömrünün bu en tatlı devirlerini kendi isteğiyle
canlandırmağa çalışmamıştır. Bir koku, bir tat onun şuurunun altında yılların
örtülerine bürünerek uykuya dalmış bir sürü duyguyu birdenbire uyandırmış,
harekete geçirmiştir. Marcel Proust’un kendi tabirine göre bu hadise ‘gayri
ihtiyari’ bir hafızanın eseridir ve bizim aklımızın, zekamızın bununla hiçbir
münasebeti yoktur. Kelt’ler, kaybettiğimiz kimselerin ruhlarının bir hayvanda,
bir nebatta veya cansız bir şeyin içinde saklanarak yaşamakta devam ettiğine
inanmıştır. Proust bu iptidai akideyi çok doğru bulur ve der ki; Evet, bu
ruhlar, bizim için ancak onların hapishanesi olan bir ağacın yanından
geçeceğimiz veya bir nesneye sahip olacağımız güne kadar kayıptırlar. Fakat, bir
çoğumuzun belki hiç idrak edemeyeceği bu gün geldi mi ruhlar titreşirler ve biz
kendilerini tanır tanımaz onları büyüleyen sihir bozuluverir. Bu suretle, biz
onları kurtarmışızdır; onlar da, bu sayede ölümü yenmişler ve bizimle beraber
tekrar yaşamaya başlamışlardır. Bizim geçmiş günler dediğimiz de tıpkı böyledir.
Geçmiş gün, zekanın nüfus bölgesi dışında, bizim ummadığımız bir maddi nesnenin
içindedir ve onu keşfetmemiz ancak bu maddenin bizde uyandıracağı bir duyguya
bağlıdır.

Dış alemin herhangi bir noktasıyla kendi iç dünyasının
bir noktasında vaki olacak bir temastan, bir sürtünmeden, hafif veya kuvvetli
bir sadmeden ‘gayri ihtiyari hafıza’ dediği melekenin silkinip uyanacağı eşref
saati bekliyor. Fakat, Proust bir defa bu eşref saati, bir defa bu müstesna anı
yakaladı mı, artık onu telden kaçırmamanın yolunu bilir. Uçsuz bucaksız bir
fikir zincirlemesiyle yaşamakta bulunduğu zamanın boş ekranı üzerine, geçmiş
günlerin duygularını kazımağa başlar. O emsalsiz sanat dehası da işe karışıp
sihirli değneğini bu girift çizgiler üzerinde dolaştırınca o levhadan meydana
bir engin orman çıktığını görürüz. Bu orman hayatın bütün uğultularıyla doludur.
Absurd
Photos
Teori 1
Teori 2
Sosyal
Adalet
sistem = 1
yukarı
www.meditatifdans.com
e-mail: bilgi@meditativedance.com
|