Davranışlarımız bizi
çevreleyen ortamla dengeleniyor. Bazı insanlar ortama uyum sağlayıp, boyun
eğerken; bazı insanlar da çevresinin yer aldığı ucun tam karşısında yer
alıp, kendince bir denge yaratıyor. Baskıcı bir ortamda aşırı özgürlükçü
davranan bir kişi, oldukça rahat bir ortamla kuşatıldığında, otoriter ve
akılcı bir tutum sergiliyor. Sahiplendiğimiz, ‘benim’ dediğimiz
karakterimiz, etkilere çok açık ve bizi şaşırtmaktan vazgeçmiyor. Peki
neyi kendimiz olarak sahiplenebiliriz. Modern düşüncenin iddiası özgür
irade nerede başlar ve nerede biter?
Einstein; insanların
birbiri için yaşadığını ve her davranışlarının hedefinin başka bir yüzde
oluşan bir gülümsemeden ibaret olduğunu söylüyor. İnsanlık sorumluluğunu
belki herkesten daha fazla hisseden bu insan, Schopenhauer’dan
alıntıladığı şu cümle ile rahatlıyor.
‘İnsan istediğini yapar
ama istediğini isteyemez’.
Modern düşüncenin özgür
düşünce ve hür irade nosyonlarına cevapları bu olmuş iki düşünürün.
Einstein, üzerindeki sorumluluğun ağırlığını yaşamı boyunca bu cümlenin
hafiflettiğini söylüyor.

'Alışılmış
kuantum kuramının geçerli yorumunun asal öğesinin, gözlemcinin davranışı
olduğu kabul edildiğine göre, beynimizin ‘normal’ kuantum tanımında kuşkusuz
bir bilmece vardır. Bir düşünce veya algılama bilinçli eyleme dönüştüğü
zaman beynin, ‘kendi kendini gözlemlediği’ mi varsayılmalıdır?'
Alın size çok daha
hafifletici bir bilgi: Nörofizyologlara göre beyin attığımız her adımı
yarım saniye önce kararlaştırıyor. ‘Kararlarımız, seçimlerimiz önceden mi
belirleniyor? Benliğin sırrını çözmeye çalışan nörofizyologlar bilincin
her şey olup bittikten sonra devreye girdiğini keşfetti; öyleyse hep
geçmişte yaşıyoruz ve bilincimiz, yaşananları yarım saniye sonra gösteren
bir monitör gibi. (geniş
bilgi için genetik bilimi sitesini ziyaret edebilirsiniz)
Yani verdiğiniz
kararları ‘siz’ zannettiğiniz benliğinizden çok daha büyük bir mekanizma
planlıyor. Bu bilgi kader düşüncesini akla getirir ve hatta doğrular
nitelikte görülüyor.
Peki bu ne demek?
Bu, kendimizi algılayış
biçimimizin ötesinde bir şeyler olduğunu gösterir. Bu bakış açısına göre
gerçeğe yakın bilinç, yoga kültürünün önerdiği ‘içimizdeki seyirci’dir.
Dünyayı olduğu gibi
görebilmekten çok uzağız; algı araçlarımız sınırlı ve biz kendi beynimizin
potansiyelinin bile çok azını kullanabiliyoruz.
Yani bir insana her şeyi
biliyormuş ve her şey kontrolü altındaymış gibi davranmak hiç yakışmıyor.
Belki de bu davranışları yaratan mekanizma her şeyi biliyor ama biz onun
ne bildiğini bilmiyoruz.
Meditasyonun tüm sırrı
bir gözcü olabilmektir. Özü, nasıl tanık olunacağını öğrenmekten
ibarettir.
Bilincimizin her şey
olup bittikten sonra devreye giren bir monitör olduğunu ve beynimizin de
tüm bu olup bitenleri şu an oluyormuşçasına yaşamamız için her şeyi
yeniden düzenlediğini biliyoruz.
Bir de uzak doğu
kültürünün öğretisini dinleyin;
“Bütün bunları yaşayan
ve sürüklenen gölgeniz içinde aslında masum ve meraklı bir şekilde neler
olup bittiğini anlamaya çalışan bir gözlemci var. Farkında olmak
meditasyondur.
Siz yapan değil,
gözleyensiniz.”
Prof. Ali Demirsoy
makalesinde şöyle diyor:
‘Soyut düşünme,
içgüdülerin azaldığı ölçüde evrimleşerek gelişmiştir. Bu da çevre
etkilerinin düşünce sistemimiz üzerindeki baskısı kalktığı oranda
gerçekleşebilir. ‘Beş duyunun dışında düşünme, gerçek düşünmedir’ sözcüğü
bu anlamda kullanılmıştır. Soyut düşünce benliğin ortaya çıkmasını sağlar,
çünkü çevreden soyutlanmaya başlamıştır. Benlik ise belleğin, öğrenme
yeteneğinin, bilincin, deneyimlerin takasının, fantezinin ve soyut
düşünmenin bir kompleksi olarak ortaya çıkmaktadır.’
Tam bu noktada devreye
girersek, şöyle bir soru sorabiliriz. Beş duyu harici düşünmek nedir ve
meditatif derinlikte algılanan saf var oluş hissinde düşünceye yer kalmış
mıdır? İşte doğu kültürlerinin sırrı; insanları var oluşla eşitlemeleri ve
diğer varlıklarla aramızdaki tek ayrımı bu var oluş hissinin farkında
olunması olarak kabul etmeleridir.
Ne var ki, tüm doğu
inanışları ile birlikte zihni ön plana çıkaran batı geleneğinde dahi yer
bulan bir başka inanış, bir başka his, şimdilik bilimsel olarak tersine
bulgu veriyor.
‘Her şeyden önce bilinç
vardı.’
Aslında...
‘Bilinç beynin en son ve
en karmaşık evrimsel aşamasıdır.’
‘Bellek ise tüm
beyinlerden daha eskidir.’
Peki karanlıkta mı
yürüyoruz? Kendimiz zannettiğimiz bilincimiz yalnızca büyük bir yapının
ufak bir mekanizması mı?
‘Beynin en alt
tabakalarında yer alan bu jeolojik bellek birimleri, üst beyin tarafından
organize edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına çalışılır’
İnsansı ilkeye göre;
içinde yaşadığımız evrenin doğası, bizim gibi düşünebilen yaratıkların
evreni gözlemlemeleri için var olması zorunluluğuyla koşullanmıştır.*
‘Gerçekte yaşlı
beyincik, bilincin doğrudan hiçbir katkısı olmadan da karmaşık işlemleri
pekala yürütebilmektedir. Yine de Doğa, tümüyle bilinçsiz kontrol
mekanizmalarının yönetiminde hareket edebilen yaratıklarla yetinmek
yerine, bizim gibi hissedebilen, algılayabilen yaratıkları geliştirmeyi
yeğlemiştir. Bilinç, bir seçim aşamasına hizmet etmiyorsa, Doğa beyincik
gibi duygusuz, ‘otonom’ beyinler işe yarayabilecekken niçin bilinçli
beyinleri geliştirmiştir?’
‘Bilinç, evrenin
varoluşunun gerçeğini onun sayesinde anladığımız bir olgudur. Bilinci
dikkate almayan yasalarla yönetilen bir evrenin asla bir evren
sayılamayacağı ileri sürülebilir. Hatta sadece bilinç olgusu ‘varsayımsal’
bir evreni gerçek varlığına kavuşturabilir!’
Aslına bakarsanız
evrimsel süreçte; bilinç en son oluştu. Belki nereye ve neden gittiğini
anlamadığımız (belki yalnızca bazen hissettiğimiz) bir sürecin tamamlanma
yolunda birinci tekil şahıslar olarak bilinci geliştirme görevini
üstlenmişizdir. Belki sevgi ile başlayan yolumuz bilmeye doğru
gitmektedir. Bilinç ile ilgili çok az şey bilmemiz de, onun esrarını
vurgulayan tuhaf bir paradoks olabilir.
Örneğin, bilincin
beynimizin neresinde yer aldığını kimse bilmiyor. Eğer bilince ruh olarak
bakıyorsak, beynimizde yer aldığından bile şüphelenmemiz doğaldır.
Önemi açıkça görülen
bilincin yeri hakkındaki tartışmada dikkat çekici ölçüde az görüş birliği
vardır. Beynin tüm bölgelerinin bilinç olayına aynı derecede katkıda
bulunmadığı açıktır. Beyinciğin kontrolü altındaki eylemler, hemen hemen
istemsiz olarak, önceden tasarlanmadan, düşünmek gerekmeksizin oluşurlar.
Buna göre, bilinç olgusunun da beyincik veya omurilik ile değil, beynin
işleviyle ilişkili olabileceği düşünülebilir.
Kanadalı beyin cerrahı
Wilder Penfield, insan bilincinin sadece beyinsel etkinliklerle ilişkili
olmadığını ileri sürmüştür. Bilinci yerinde hastalar üzerinde
gerçekleştirdiği sayısız beyin operasyonlarından edindiği deneyimlere
dayanarak, üst beyin kökü adını verdiği ve büyük ölçüde talamus ve orta
beyinden oluşan bir bölgenin, bir anlamda, bilincin yeri olarak kabul
edilebileceğini önerdi.
Bazı nörofizyologlar da,
özellikle ağsı yapının bilincin yerini, gerçekten böyle bir yer varsa,
oluşturduğu görüşündedirler. Ne de olsa, ağsı yapı beynin genel uyanıklık
durumundan sorumludur. Ancak düş görme durumunda konu biraz
karmaşıklaşmaktadır. Bilinçli olmak için ihtiyacımız olan sadece aktif bir
ağsı yapı sistemi ise, kurbağalar, kertenkeleler ve hatta morina balığı
bile bilinçli demektir!
Başka görüşlere göre
hipokampus ya da beyin korteksinin kendisi bilinçten sorumlu olabilir.
‘Fakat bilinç konusu bu
kadarla kalmıyor. Belki bir şekilde, bilincimiz, kalıtımımıza ve bizden
milyarlarca yıl geriye uzanan gerçek evrime bağlıdır. Kanımca evrimde
gelecekteki amacına doğru el yordamıyla giden, hala gizemli bir şey
var.’*
Sonuçta beklediğimiz tek
bir cevapsa, yollarımız farklı olsa da, sonuçlarımız aynı denize doğru
çıkıyorsa, yine de kendi deremizin bulduğu çıkış noktasından okyanusumuza
açılmalıyız. Çünkü orada bizim için özel bir hediye gizlidir.
13. asrın Selçuklu Konyası,
Rönesansın beşiği olarak karşımıza çıkmış, tüm görkemiyle
yükseliyor. Varoluşçuluğun –Heraklitos’dan sonra- ilk ve gerçek
temsilcisi, bin iki yüz ortalarının sonundaki Mevlana’dır.
Asrımızın başında
Gabriel Marcel’in ‘sen, ben’in karşısında oturan bendir’ şeklindeki
mottoyu ortaya koymasından sekiz yüzyıl kadar önce Mevlana, ‘benimle senin
aranda ne ben ne de sen vardır’ demiştir. (Panayotopulos**)
Hipokampus: anıları uzun süreli hafızaya yerleştirir.
Nasırsı madde: beynin sağ ve sol yarımkürelerinin iletişimini
sağlar.
Hipotalamus: duyguların bölgesidir.
(alışık
olmadığınız terim ve bağlantıların açılmaları için sonraki yazıları
bekleyiniz!)
*Penrose, Roger. 1999, Us Nerede/ Kralın
Yeni Usu III, TÜBİTAK,Ankara.
** Panayotopulos, I.M. 2000, Benzersiz
Mevlana, Arion Yayınevi, İstanbul.